
Siyasi Partilerin Eline Düsmüs İnsanlıga Karsı Bir Suç
Bu çagda seçmenleri sandık basına çagırmadan mesru bir siyasal iktidarı olusturabilmenin imkansız olduguna kanaat getirdik nihayet. Siyasi partiler olacak, sandık kurulacak ve seçmenler yasama ve hükümete sekil verecek. Yani kısaca parlamenter demokrasisiz mümkün degil artık…
Ancak bu sistemin de öyle kusurları var ki, insana neredeyse “olmaz olsun böyle demokrasi” dedirtmesi isten degil! İnsanın “seçmen olabilmek için özel kosullar sıralayanlar haklı mı acaba” diyesi geliyor!
Önceki gün Fransız Parlamentosu tarafından kabul edilen “yasa” böyle bir sey. Yakın tarihin kaydettigi en büyük “insanlıga karsı suçlar”dan birisi apaçık biçimde bu ülkedeki siyasi partiler arasında sayıları 500 bin civarında olan Ermeni Fransız seçmeninin oylarını cebe atabilmenin aracı haline geldi.
Çok partili siyaset zararlı bir sey mi yoksa? Siyasi partiler arası “rekabet” varlıgını bu ikiyüzlülüge mi borçlu yoksa?
Fransız Parlamento'sundan geçen yasayla ilgili bu ülkedeki siyasi partiler arasındaki “yarıs”a göz atmadan önce sunu söylememek dogru kaçmaz: Bu “yasa”ya karsı Türkiye'nin en azından Meclis'te temsil edilen üç büyük partisinin sergiledigi tepkiye bakacak olursak, buraya kadar söylediklerimizin onlar için geçerli oldugu da muhakkak.
Fransa'dan baslayalım: Sarkozy, 2007 baskanlık seçimine aday olunca, önceki gün kabul edilen yasanın bir benzeri olan 2006 tarihli yasanın önünü açacagına söz vermesine ragmen (“siyasi partiler” iste!) baskanlık sarayına oturunca Meclis'ten geçmis olan söz konusu yasası Senato'ya ulastırmaktan vazgeçmisti. İs bu duruma gelince Sarkozy'nin bu vefasızlıgından tabii ki (“siyasi partiler” iste!) Sosyalist Parti yararlanmak istemisti. Bir sosyalist senatör (Serge Lagauche) 2006 tarihli yasayı Senato'ya sunmus ama Senato'da çogunluk sag partilerde oldugu için bu girisim de basarılı olamamıstı.
Bu arada Sarkozy'nin baskanlık seçiminden iki ay sonra Saray'daki diplomatik danısmanını (Jean-David Levitte) Ankara'ya göndererek Meclis'ten çıkmıs olan yasanın Senato'yu asamayacagı yönünde Ankara'yı teskin ettigini de ögrenmis (WikiLeaks yoluyla deniyor) olduk.
Bu arada Sosyalist Parti de bos durmuyordu haliyle… Yaklasan baskanlık seçimlerinde sosyalistlerin adayı olan François Hollande, bu yılın eylül ayında Senato'nun -son seçimlerde Senato'da çogunlugu ele geçirmenin verdigi güvenle- 28 Eylül'de 2006'da Meclis'in kabul ettigi yasayı tekrar ele almalarını isteyecegini açıklamıstı. Bir sosyalist milletvekili, Sosyalist Parti'nin bu çıkısının Sarkozy tarafından “bir felaket” olarak sezinlendigini söylüyor. Tahmin ettiginiz gibi Sarkozy bu “tuzak”ı hemen fark etmis olarak gecikmeden, on gün sonra gerçeklesen Erivan ziyaretinde önceki gün Meclis'ten geçen yasanın müjdesini vermisti.. Bu durumu Fransa'daki Anayasal Konsey'in (“anayasa mahkemesi” olarak anlayalım) eski sosyalist baskanı Robert Badinter de, önceki gün Meclis'ten geçen yasayı “anayasaya aykırı” olarak degerlendirdigi dünkü açıklaması içinde hatırlatıyor.
Konunun bizim siyasi partilere iliskin yönüne gelince:
Ana muhalefet partisinden baslayayım çünkü en eglenceli gelismeler bu cenahta. Kılıçdaroglu, gelismeleri “Fransa kendi tarihine ihanet içindedir” açıklamasıyla degerlendirip, “Sarkozy'ye Fransa'nın “Aydınlanma”nın besigi oldugunu hatırlatıyor! “Aydınlanma” sadece Fransa'nın, Fransızların sorunuymus gibi… Aslına bakacak olursanız, Fransız toplumunun dün oldugu gibi bugün de hiç fena olmayan bir biçimde “aydınlanma”nın pesinde oldugunu söylemeliyiz. Bu toplum -geçen gün sözünü ettigim gibi- devletinin dün Cezayir, çok daha yakın zamanda Ruanda'da gerçeklestirdigi insanlıga karsı suçları olayların geçtigi günden itibaren tartısmıs, ifsa etmis, karsı çıkmıs bir toplumdur. Mesela “Ruanda Soykırımı: Made in France” adlı bir dernek adının anlattıgı bir davayı ısrarla takip etmektedir. Ruanda'da ki soykırımın Fransa Devleti'nin bilgisi ve yardımı ile gerçeklestigini ve bu ise karısanların hesap vermesi gerektigini her fırsatta yüksek sesle haykırmaktadır. Bu soykırımda Fransa'nın katkısını düzenleyenler arasında oldugunu söyledigi Mitterrand'ın sag kolu eski bakan Hubert Vedrine'in üzerine sokakta bir kavanoz kırmızı mürekkepi (“kan”) boca edenler de bu dernektendir. Yani özetle, kimden söz ettigimizi bilecegiz önce; “devlet”ten mi yoksa “toplum”dan mı?
CHP'li iki milletvekilinin Fransız Parlamentosu'ndan geçen yasanın “rövansını” almak için verdikleri gerçekten gülünç kanun teklifini ise ne ben hatırlatayım ne de siz duymus olun.
Bugün için sadece CHP ile sınırlı kalmayıp iktidar partisinin tutumuna da hiç degilse deginmekle yetinelim. Basbakan'ın bambaska açılardan kınanması gereken “yasa” karsısında tepkisini “Biz tarihimizle gurur duyuyoruz” ana fikri merkezinde dile getirmesi –açıkçası- sadece yanlıs degil, “bu memlekette de iyi seyler oluyor galiba” iyimserligini tasıyanların gözünde çok umut kırıcı bir tutumdu. Söyler misiniz: Bugünün dünyasında hangi ülkenin devlet adamı olması gereken bir ayıklama yapmadan tarihinin bütününden gurur duyabilir? (Dikkatinizi çekti mi bilmem: Fransız Parlamentosu'nun yasayı görüstügü gün bir gazete “Maras Katliamı”nın tanıgı yeni fotografları yayımlıyordu. Bunlardan birinde zalimlerin öldürdügü bir annenin karnından hekimlerin çıkardıgı 8 aylık bir bebegi görüyorduk. Yani diyecegim; bırakın neredeyse yüz yıl öncesinin “büyük felaket”ini, bu toplumun tarihi 40 yıl öncesinde bile böyle sahnelere tanık oldu.)
Yazının basındaki soruya dönecek olursak: Ne dersiniz, “parlamenter demokrasi”nin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler de sırasında bayagı can sıkıcı degil mi? Demek ki –her zaman söyledigimiz gibi- tek umut yine “toplum”da. “Devlet(ler)”le arasına gereken mesafeyi koymus, “devlet zihni” ile düsünmemeyi ögrenmis, “devlet kültü”nden uzaklasmıs, “hafızasına” sahip çıkarak otonomisini gelistirmis ve güçlendirmis, devletlerin kendi aralarında atısmalarından sıkılmıs, dünyanın neresinde yasanmıs olursa olsun büyük trajedileri duyan, anlayan, dert edinen toplumların olusabilmesi önemli her seyden önce… Gerisi –inanın- çok kolay…
24.12.2011
Kürsat Bumin / Yeni Safak