Orta Doğu’Nun Baharına Fransız Kalmayalım

Orta Doğu’Nun Baharına Fransız Kalmayalım

Orta Dogu’nun Baharına Fransız Kalmayalım

Libya’dan farklı olarak Suriye krizine Türkiye’nin tarafsız kalma lüksü yok. Olayın saglıklı tahlili komplocu yaklasımları bir tarafa bırakmaktan geçiyor. Komployu açıga çıkaracagız diye Orta Dogu’da zamanlarını doldurmus diktatörlüklerin savunuculugu bize mi düsecek?

Tunus ve Mısır’da yasanan iktidar degisiklerinin ardından bütün Orta Dogu ülkelerini saran demokratiklesme dalgası Türk dıspolitikası açısından hem bir kriz hem de bir fırsat alanı olarak karsımıza çıktı. Türkiye bölgedeki aktif dıs politikasını dogal olarak mevcut iktidarlar eliyle sürdürmeye çalısmıs, özellikle Suriye basta olmak üzere otoriter Arap rejimleriyle çok ciddi iliskiler kurmustu. Bununla birlikte Türkiye’nin sahip oldugu liberal-demokratik sistemin özellikle basarılı bir ekonomik performans ve İsrail karsısındaki cesur çıkıslarla birlestiginde Arap halklarının demokratik taleplerini tetikleyen önemli bir cazibe unsuru oldugu açıktır. Kısacası Türkiye sahiplenmek istemedigi demokratiklesme dalgasının bizatihi sürükleyici unsuru durumunda. Demokratik sonuçlar neticesinde iktidarda bulunan hükümet özellikle Filistin konusundaki çıkıslarıyla Orta Dogu’daki rejimlerin kendi halkları nezdindeki itibarını sarsarak adeta bölgedeki ‘istikrarın’ altını oydu.

Mafyatik despotluklar
Tunus ve Mısır’daki degisiklikler bu ülkelerde Türkiye’ye, özellikle Ak Parti hükümetine karsı yukarıda sayılan nedenlerden dolayı hasmane tutumlarını belli etmis rejimleri iktidardan uzaklastırması açısından kabullenmesi kolay degisikliklerdi. Basbakan Erdogan ve Dısisleri Bakanı Davutoglu’nun Mısır’daki olaylara dogrudan müdahale etme anlamı tasıyan açıklamaları Hüsnü Mübarek karsıtı göstericiler tarafından büyük bir heyecanla karsılanmıstı. Ancak gösteriler Libya’ya sıçradıgında Türkiye kendisini büyük bir ikilemle karsı karsıya buldu. Libya lideri Muammer Kaddafi 1974 Kıbrıs harekatı sırasında karsılasılan Batı ambargosu sırasında Türkiye’ye uçak lastigi temin etmis olmakla ülke kamuoyunda olusturdugu sempatiyi son yıllarda her fırsatında bir Kürt devletinden söz ederek tüketmisse de Libya özellikle insaat sektörü açısından Türk isadamları için çok önemli bir pazardı. Olaylardan önce Türkiye’nin Libya ile 10 milyar dolara yakın ticaret hacmi bulunuyor ve bu ülkede yüksek gelirli 30 bin civarında Türk isçisi çalısıyordu. Türkiye’nin Libya konusunda Libyalı rejim muhaliflerince elestirilen ikircikli tutumunun ekonomik iliskiler dısındaki bir baska nedeni de bu ülkedeki karısıklıgın bir demokratiklesme mücadelesinden daha çok kabileler arasında meydana gelen iç savas özelliklerine sahip olmasıydı. Bununla birlikte Kaddafi kendi halkı üzerine bomba yagdıran bir diktatör olarak uluslararası mesruiyetini kaybedince zaten bu ülkenin sahip oldugu dogal kaynaklara gözdiken ve simdiye kadar kendisiyle çalısmakta bir beis görmeyen Batı emperyalizmine paçasını kaptırdı. Hükümetin bu kriz karsısındaki tutumu her iki tarafı da memnun etmeyen bir kafa karısıklıgını yansıtıyordu. Hükümet BM Güvenlik Konseyi tarafından Libya’ya uygulanan hava kusatmasına karsı çıkarken uluslararası operasyonları geciktiren bu nedenle de Kaddafi’nin devam eden saldırıları yüzünden daha fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan ülke olarak damgalandı. Libya krizi Orta Dogu’da Türkiye lehine olan Arap kamuoyunda beklentilerin yüksek olması ve politikaların net olmayısı nedeniyle bir anda aleyhine dönmesine neden oldu. Libya krizinde adeta dıspolitikanın ticari çıkarların ve insaat sirketlerinin kontrolüne girdigi görüntüsü verildi. Türkiye Müslüman bir ülkenin bombalanması operasyonunda yer alamayacagı söylendi ve NATO çerçevesinde pasif destekle yetinen bir tutum benimsendi. Bu dogru bir tutum olabilir, ancak henüz uluslararası operasyonlar sözkonusu olmadan ve isçilerin naklinden sonra da hükümet Kaddafi’ye karsı aktif bir tavır almaktan kaçındı. Kaldı ki Afganistan’da da NATO üyesi olarak isgale destek veriyoruz.
Kuzey Afrika için riskler tamamıyla ekonomik rakamlarla ifade edilebilirken, karısıklıkların Türkiye’nin yakın bölgesindeki jeostratejik havzasına sıçraması konuya siyasi ve askeri bir boyut katıyor. Bu noktada Türkiye açısıdan en stratejik kriz olayların son yıllarda güvenlik alanınd önemli isbirligi gelistirilen Suriye’ye sıçramasıdır. Suriye ile iliskilerde 1998 yılındaki yakın savas durumundan halen iki ülke liderlerinin samimi dostluk bagları kurdukları, silahlı kuvvetlerinin ortak askeri tatbikat düzenledigi, terörle mücadele noktasında ortak stratejiler belirlendigi ve vizesiz seyahat ile beraber bölgesel entegrasyon arayıslarına girildigi bir asamaya gelindi. Ancak inkar edilemeyecek bir biçimde Türk halkının gönül bagı hiç süphesiz kırk yıllık mezhebi azınlık rejimiyle degil ona direnen demokratik taleplerini dillendiren muhalefetten yana. Bu nedenle hükümet bir yanda geçmisinde kanlı olayların yasandıgı Esad-Sünni muhalefet çatısmasında tarafsız kalmaya ne kadar özen gösterirse göstersin, son tahlilde kendisinin degil İran’ın bölgedeki en yakın müttefiki olan Sam’daki mevcut iktidarla yanyana durma sansına sahip degil. Suriye’de siddete basvurmayan demokratik muhalefete karsı uygulanan devlet siddeti (nedense devlet terörü demiyoruz) nedeniyle resmi rakamlara göre besyüze yakın insan hayatını kaybetti. Yüzde 13’lük mezhebi bir azınlıgın yüzde 87’lik çogunluga karsı adeta mafyavari despotlukta bir hakimiyet kurmus durumda. Kasabaların ve mahallerin tanklarla isgal edilmesi yaklasık otuz bin insanın hayatını kaybettigi 1982’deki Hama katliamını hatırlatıyor. Olaylar artık Türkiye’nin çıkarlarını gözeterek sessiz kalabilecegi bir noktayı asmıs bulunuyor. Bir yanda iç politikada demokrasi isterken diger yanda bölgedeki samimi demokratiklesme dalgasını benimsemekten imtina edemeyiz.

Amerikanlasıyor muyuz?
Suriye krizin en basarılı bir sekilde atlatılması hiç kuskusuz dıs politikaya yön veren stratejik aklın bir test alanı olacak. Makul olan bir yanda Besar Esad’ın reform sürecini hızlandırmaya zorlanması ve bu sürede muhalefetin de sabırlı hareket etmeye ikna edilmesidir. Suriye krizi Libya’dan farklı olarak Türkiye’nin tarafsız kalma lüksüne sahip oldugu bir vakıa degildir. Olayın saglıklı tahlili son yıllarda gelisen iliskiler nedeniyle kendilerine saglam yerler edinen bir takım kanaat önderlerinin komplocu yaklasımlarını bir tarafa bırakmaktan geçiyor. Komployu açıga çıkaracagız diye Orta Dogu’da zamanlarını doldurmus, devrilmeleri gecikmis diktatörlüklerin savunuculugu bize mi düsecek? Neden Orta Dogu’nun gelecegine degil de hurdacılıgına talip olalım? Kendi bölgemizdeki dinamikleri dogru okuyamayarak gelismelere Fransız kalıyoruz.
Türkiye İhracatçılar Merkezi tarafından bölgedeki karısıklıkların ülke ekonomisine maliyetinin 384 milyon dolar olarak hesap ediliyormus. Libya’ya ihracat yüzde 43’lük, Mısır ve Yemen’e ihracatta yüzde 24, Tunus’a ihracatta ise yüzde 20’lik düsüs kaydedilmis. Ancak bu kaygılar kısa vadeli bir bakıs açısını yansıtıyor. Demokratik bir Orta Dogu aynı zamanda ekonomik olarak kalkınmıs bir Orta Dogu olacak. Bu daha büyük bir pazar, daha fazla ihracat demek. Aslında bu rakamların alıntılanması dahi çıkarlara göre degil, ilkelere göre dıspolitika izledigini iddia eden bir ülke için baslı basına ayıptır. Yoksa dıspolitikamız Amerikanlasıyor mu?

04.05.2011
Dr. HASAN KÖSEBALABAN
İstanbul Sehir Üniversitesi Ögretim Üyesi
Star