
Tasavvuf tarihi profesörü olan Mustafa Kara ile Uludag Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ndeki odasında görüstük. Kara, ülkemizde tekkeler üzerinde çalısan yetkin birkaç isimden biri. Sohbetimizde bugüne kadar dile getirilmeyen konularda önemli tespitlerde bulundu. Tekkelerin mutlaka açılması gerektigini, bunun normallesmeye katkı saglayacagını söyledi.
Osmanlı padisahlarının pek çogunun bir tarikata ya intisabı ya da hürmeti var. Tasavvuf anlayısının Osmanlı devletinin sekillenmesinde ne gibi etkileri oldu?
Bütün İslam devletlerinde yöneticilerin dervislerle iliskileri ılımandır. Bu hiç ters düsmediler, sigaya çekilen idam edilen dervis yoktur anlamına gelmiyor. Ama iliskiler genel olarak sıcaktır. Çünkü tasavvufi yorumlar ve onların kurumları olan tekkeler ve onlarla olusan mektepler, tarikatlar toplumun atardamarlarından birini teskil eder. Dolayısıyla aklı basında olan hiçbir devlet yöneticisi bunların bütününe karsı olamaz. Çünkü toplumun çok önemli bir yönünü temsil ediyor. Osmanlı padisahlarına baktıgınızda Osman Gazi'den Vahdettin'e kadar hepsinde bu tasavvuf ehliyle olan ılıman iliskiyi görürsünüz. Ama teknik anlamda bir seyhe intisap ederek mürit olan padisah varsa da çok azdır.
Bu yönetimdeki dengeyi koruma kaygısıyla yapılan bir sey mi?
Tabii ki o dengeyi de düsünmek onun vazifesi ama o dengeden daha önemli olan yönettigi kitleyle barısık olma meselesi. Bir kitleyi yönetiyorsanız onun degerleriyle barısık olmanız gerekir. Cumhuriyet dönemindeki sıkıntılardan biri de odur. Osmanlı padisahları da bir dervis degildir. Devletin çok sayıdaki unsurlarından biri de tekkedir. Yönetici olan insan Osmanlı'nın din ve kültür açısından üç ana kurumu olan cami, medrese ve tekkeye esit uzaklıkta olmalı. Bazen medreseli insanların İslam yorumuyla, tekkeli insanların İslam yorumu çatısıyor. Sultan burada taraf degildir. Ama bazen medreselilerin yorumu baskın geliyor sultanın tavırlarına, bazen tekkelilerin yorumu baskın geliyor.
SANAT VE TEKKE GÖNÜLDE BULUSUR
Tasavvufun Osmanlı devletinin yapılanmasında ne gibi katkıları olmus?
Bir defa bu toplumun din algısına tesir etmis. Din bir kalp meselesi ise temelde, denir ya “kalb-i selim sahibi olmak”, yani temiz bir kalp sahibi olmak. Bu temiz kalbi nasıl üreteceksiniz nasıl ortaya koyacaksınız? Tasavvufun hedefi bu. Osmanlı toplumunda da insanların bu noktaya tasınması gerekiyor. Tekkeler bu görevi yapıyor. Camiler medreseler tamamen ayrı da degil. Aslında bu ana üç kurum biraz da görev taksimi yapmıs gibi düsünmek lazım. Osmanlılar'da ilk medreseyi Orhan Gazi İznik'te kurmus. Basına Davud-i Kayseri'yi getirmis. Davud-i Kayseri hem medrese ilimlerinde hem de tasavvuf ilimlerinde bir numara. Yani Osmanlı'nın tasavvufla hasır nesir olusu planlı, suurlu bir birlikteliktir.
Yaygınlıgı ne kadardı tasavvufi kültürün?
Aslında tasavvufi kültürün halk arasında yaygınlıgı fazla. Büyük bir kısmı tasavvufi yorumlara asina, tasavvufi yorumlarla, dervislerle iç içe, toplumda tasavvuf ehline karsı, dervislere karsı bir muhabbet, bir hürmet var ama bu teknik olarak halkın büyük bir kısmının tarikatlara mensup oldugu anlamına gelmiyor.
Büyük bestekârların, sairlerin, hattatların tekkelerden feyz alma sebebi nedir?
Güzel sanatlar da tasavvuf da gönül merkezlidir. Bulustukları nokta burasıdır. İkinci sebep tekkenin bu insanlara kucagını açmasıdır. Medrese açmamıstır. Musikinin haram olup olmadıgı hâlâ tartısılır. Diger güzel sanatların bir kısmında da böyledir. Halbuki tekke kapısını ardına kadar açar. En büyük Türk sairi ister Yunus, ister Fuzuli, ister Ahmet Yesevi, Esrefoglu Rumi, Seyh Galip deyin hepsi dervistir. Çünkü tekkenin ortamı müsait. En büyük bestekar ister Itri, ister Dede Efendi, ister Ali Sirugani deyin hepsi dervistir. Tekke atmosferi besliyor, büyütüyor. Siirle musikinin izdivacı da tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okundugu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.
SEYHLER BİR GECEDE KÖTÜ ADAM OLDU
Dergahlar kapatıldıktan sonra dogan egitim boslugu kapatıldı mı? Yerini ne aldı?
Olusmadı. Olusma sartları da zaten yoktu. Tekkelerin kapatılısı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle oldugu için kimsenin gık deme sansı yoktu. Çünkü kelleler uçusuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir sekilde yeniden canlanmaya basladı.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması nasıl etkiledi tarikatları? Yer altına mı indiler?
İndiler ama bes on sene yeraltında oldukları dahi belli degil. O kadar sessiz bir dönem. 1925'te tekkeler kapandı. 1930 Menemen bunun tuzu biberi oluyor. Hiçbir ses, hiçbir yayın, hiçbir kitap yok. Bu yıllarda menfi bir durum var ama iyi bir tarafı da var. Tekke kültürünü almıs olan insanlar hayatta. Bir fonksiyon icra edemiyorlar ama en azından hayattalar. Çok sıkıntılı bir hayata düsüyor bir kısmı, bir kısmı memuriyetle hayatını kazanıyor ama netice olarak hayatın içindeler ve tasavvufla ilgili renk vermemeye çalısıyorlar. Çünkü o günlerde dervis olmak en büyük suç.
Bu tasavvuf anlayısına yansıdı mı?
Kimse konusamıyor yazamıyor. Dolayısıyla aksetmiyor. Diyelim ki bir seyh efendi 1925'le birlikte en kötü adam oluyor. Alim, arif insanlar bir gecede en menfur insan oluyor. Bu bir travma meydana getiriyor. Adeta isaretlerle konusuyorlar. Yüz yıla yakın bir zaman geçti yasak devam ettigi için insanlar bazı seyleri hâlâ isaretle anlatıyor.
Tarikatların baska sorunları olustu mu bu arada?
Kırklı yıllarda Osmanlı döneminde yetisen insanlar hayatta. Ama 70-80'li yıllardan sonra bir tasavvufi egitimden geçmemis ama Abdurrahman Çelebi misali seyh olmus. Su andaki ana problem bu. Bunu ben söyle formüle ediyorum; “Adı seyh olanların yüzde doksanı seyh degildir.” Seyh olmak için bir seyhin yanında yetiseceksin. Seyhin seni bu isle görevlendirmis olacak. Su anda seyh olanların büyük kısmı böyle bir terbiyeden geçmemis. Bitirenlere de seyhi böyle bir yetki vermemis. Filanca seyh efendiyi hasbelkader görmüs. Bir zamanlar hasbelkader onun tekkesine ugramıs. O seyh efendi ölünce “Halife benim” diyor. “Sen halife degilsin” diyen resmi bir makam da olmadıgı için problem büyüyor.
TARİKATLARA DEGİL DİNE YÖNELİS VAR
Tarikatta seyhin çok önemi var. O zaman tarikatların durumu ne oluyor?
Cümlemde ısrarlıyım fakat bu yüzde doksan insan sahtekardır anlamında degil. Bunların bir kısmı sahtekardır, bir kısmı gerçekten insanlara faydalı oluyor. Fakat teknik olarak mürsit degil.
Bu durumda tarikatların yüzde doksanı tarikat olmanın sartlarını yerine getirmiyor mu?
Tabii. Teknik anlamda getirmiyor. Bugün Türkiye'de tarikatlara yönelis gibi görünen aslında dine olan yönelistir. “Filanca yere gitti, ayyas idi düzeldi” denilen sey bir tarikata giris degil, dine girisidir. Bugün bu ikisi birbirine karıstırılıyor. Onlar gittigi yerin hangi tarikat oldugunu bile bilmiyor. Tarikata intisabın daha özel sartları vardır.
Tasavvufta keramet denen bir müessese var ama diger yandan keramet gibi bazı olguların dini hayatın efsanelerle yürütülmesine sebep oldugu gibi elestiriler var. Bunun ölçüsü nedir?
Keramet mutasavvıflara göre çok küçük bir olaydır. Zurnanın son deligidir. “Ama hocam hiç de öyle degil toplumda” diyeceksiniz. Hakikaten vatandas “Falan keramet gitti, filan keramet geldi” diye yasar. Hele müritler keramet uydurma makinasıdır. “Seyh uçmazsa kerametle eger, mürit uçurur ta be kamer” derler. Mutasavvıflarda keramet degil, istikamet esastır. “Keramet hakikatle arada bir perdedir, oyalar, tuzaga düsürür” denir. Keramet sufilere göre bir imtihandır. Keramet oldugunda dehsete düserler. Saklamak esastır. Bütün bunlara ragmen niçin bu kadar keramet pazarı var? İste istismarcılar. İsin ehli olmayan insanlar için müthis bir kapı. Seyh efendi keramet gösterecek ki bir seyler gelsin gitsin. Sanı söhreti artsın.
Bize ait olmayan bir sahada maç yapıyoruz
Kapitalizm nasıl etkiledi tarikatları?
Tüm dini hayatı etkiledigi gibi tabii ki tasavvufu da etkiliyor. Su anda dünyayı kasıp kavuran sey kapitalizm, materyalizm ve bunlara baglı olarak sekülarizm denen cereyanlar. Bunlar bir tsunami gibi 6.5 milyar insanı perisan ediyor. Öyle bir hal aldı ki dindarları da alt üst ediyor, dervisleri de. Buna direnemiyoruz. Direnemeyince ona göre yorumlar yapmaya kendimizi ona göre planlamaya baslıyoruz. O sartlarda yasamaya alısmak için yollar arıyoruz. Simdi tasavvufi hayatın içinde olanlar da öyle. Bir Müslümanın bir beyanatını okuyorsunuz, bir kitabını okuyorsunuz, hayret ediyorsunuz. “Bunu tipik bir kapitalist zihin ancak böyle yapabilir” diyorsunuz. Bir tasavvufi lider holding baskanı olur mu? Bu kapitalizm kafamızı o kadar bozdu ki olur diyoruz. Tekke hayatın dısında bir kurum degil ama bir ana görevi var. Ana göreviyle o isin hiçbir ilgisi yok. Hiç bu ise bulasmaması gereken bir sistem maddeye paraya boguluyor. Pesinden san ve söhret ve diger sehvetler geliyor.
Öze dönüs mümkün mü? Mümkünse nasıl gerçeklesecek?
Bu tabii ki her zaman mümkün çünkü tasavvufun ana iki kaynagı Allah'ın sözü, Resulullah'ın sözü elimizde. Ben söyle formüle ediyorum. “3 temel kitap var. Hz. Allah'ın kitabı, Hz. Peygamber'in kitabı, Hz. İnsanın kitabı.” Hz. İnsanın kitabıyla da tasavvufun temel eserlerinden bahsediyorum. Bunlar da bu iki kaynaktan besleniyor zaten. Bunlar elimizde oldugu sürece öze dönüs kolay. Fakat bunun için tabii ki kafamızı karıstıran problemlerden uzak bir dönemi yakalamak gerekiyor. Yani bu tsunaminin etkisinden uzaklasmamız gerekiyor. Ayaklarımızın yere basması lazım.
Bu zamanla olabilecek bir sey mi?
Bugün de olabilir. Gayret etmek lazım. İnsanların böyle bir hayatı hedeflemesi lazım. Basit, sade, tabii bir hayat. Bu su anda bizim kafamıza göre ihtiyaç olan seylerin yüzde altmısını atmak demek. Yaptıgımız islerin yüzde altmısı fazlalık. Yedigimizin de, giydigimizin de yüzde altmısı… Bu yoldan dönüp baska bir yola girmemiz gerekiyor. Kapitalizm reklam yoluyla bize bunu asılıyor. Bunun farkına varmadan ne tasavvufun özüne ne de dinin özüne inebiliriz. Bize ait olmayan bir sahada kendimize göre maç yapıyoruz.
Dini bir hayat yasamadıgını düsündügümüz bazı sanatçıların tasavvufla ilgilendigini görüyoruz. Bunu nasıl degerlendiriyorsunuz?
Ana sebebi sanatkarların yaratılıs itibariyle böyle bir atmosfere ihtiyaç duymalarıdır. Suni ve yapmacık bir sekilde yapanlar, is olsun diye giden de olabilir ama mühim kısmı yapılarının geregi duydukları susuzlugu gidermeye yöneliktir. Böyle bir arayıs içine giriyorlar. Tasavvufi kültür legal olsa daha dogal bir halde seyredecek. Bunun baska sebepleri de var. Mesela Sezen Aksu yaklasık 20 yıl önce Üftade'yi ziyarete gelmis. Orada da bir defter varmıs. Oraya “Çagrıldıgıma inanıyorum” yazmıs. Mesela Zülfü Livaneli'nin bir kaseti çıkmıstı orada tekke musikisinden enstrümantal bir bölüm vardı. Çünkü gerçekten musikiden anlayan tekke musikisine hayran olmak durumundadır. Tekke sanatkarlar için bulunmaz bir limandır.
Tekkeler geçici olarak kapatılmıstı
İlk din egitiminizi nasıl aldınız.
İlkokulu bitirdikten sonra babamın açtıgı Kur'an kursunda hafızlık yaptım. 1963 yılında Ankara İmam Hatip'e kayıt oldum. 2. sınıfta İstanbul İmam Hatip'e geçtim ve 1970'de mezun oldum.
Yaz tatillerinde bir bavul dolusu kitapla geliyormussunuz eve. Bu kitaplar kardesiniz Prof. İsmail Kara'nın da dısa açılan penceresi olmus.
O yıllarda İstanbul İmam Hatip altın devrini yasıyordu. İstanbul İmam Hatip ve İstanbul'da okumak gerçekten sanstı. Hayrettin Karaman, Bekir Topaloglu, İsmail Erünsal, Saim Yeprem, Emin Isık, Ahmet Topaloglu, Tayyar Altıkulaç hepsi bize ögretmen olmus insanlar. İstanbul'daki kültürel vasattan istifade ediyorduk. Düzenli takip ettigim 3 kisi vardı. Nurettin Topçu Hareket Dergisi'ni, Necip Fazıl Büyük Dogu Dergisi'ni, Sezai Karakoç Dirilis Dergisi'ni çıkarıyordu. Bunların üçüyle de sahsen görüsüyordum, sohbetlerine katılıyordum. Bu ortam hem bu dergileri düzenli olarak takip etmeme hem de kitap almama sebep oldu. Onları da yazın gittigimde köye götürüyordum. Hâlâ köydeki kütüphanemizde o kitapların bir kısmı durur.
Bu dergilerden hangisini kendinize daha yakın buluyordunuz?
Nurettin Topçu'yla daha yakın iliskim vardı. O sırada Hareket Dergisi'ni çıkaran arkadasların çogu, Ezel Erverdi Abi de dahil olmak üzere, üniversite talebesiydi. Ben İmam Hatip'teydim. Hafta sonları derginin 56 metrekarelik ofisine ugrar sohbet ederdim. Topçu Hoca'nın seminerlerini takip ederdim. Ama Necip Fazıl'ın da hiçbir konferansını kaçırmazdık. İstanbul İmam Hatip'in böyle bir gelenegi vardı. Sezai Bey'le de dergide, Cagaloglu Yayınevi'nde sohbet ederdik.
HATIRALARDA DUYULMAYAN BİLGİLER VAR
Babanızın hatıralarını bir kitap halinde topladınız. Bu hatıraların önemi nedir bugün için?
Kimin olursa olsun, hatıraların bir güzel tarafı var; baska insanların bilmedigi birtakım detayları ortaya çıkarıyor. Kimsenin bilmedigi duymadıgı bazı bilgileri veriyor. Bizim peder gibi Cumhuriyet'in kuruldugu yıllarda dogmus insanların hatıraları yakın tarihle ilgili enteresan bilgileri ihtiva ediyor. Hele bizim peder gibi din görevlisi ise onun okuma macerası, hocalıgı, imamlıgı… bunlar yakın tarihimizin din ve kültür hayatına açılımlar getiriyor, birtakım detayları sunuyor. O dönemle ilgili hatırat gerçekten az. O dönemle ilgili hatıraları yazanlar bile otosansür uyguluyor.
Tasavvuf tarihi alanını seçmenizin özel bir sebebi var mı?
Kaderi bir yana koyarsak, bunun potansiyel gücünün Kutuz Hoca'dan geldigini tahmin ediyorum. Ancak fiilen tasavvufi yazılarla karsılasmam Hareket Dergisi yani Nurettin Topçu'yla baslıyor. Necip Fazıl ve Sezai Bey'le de oldu. Bu üçünün ortak tarafı tasavvufi konulara yakın ve sıcak olmalarıdır. Asıl önemlisi 1970'de İmam Hatip'i bitirip, Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'ne talebe olarak gittigimde Süleyman Uludag hocam oldu. Ezel Abi'den bir mektup aldım. Ezel Erverdi o zaman tıp fakültesinde talebe. Diyor ki “Size düsündügümüz, yazmak üzere teklif ettigimiz konu: Tekkeler.” Ezel Abi benim nesvemi ve mesrebimi de bildigi için, ilgi alanımı o zaman resmen tescil etti. Kayseri'de Besmele'yi çektim. Hareket Dergisi'ndeki ilk yazımın baslıgı da “Tekkeler”dir. 1971'den beri tekkelerle ugrasıyorum.
TEKKELER ÖYLE YA DA BÖYLE AÇILACAK
İslam'da tasavvuf deyince ne anlasılır?
“İslam esittir tasavvuf” tezini ben de kabul etmiyorum. Ancak biraz asırı bir yorum ama eger din denilen sey kalbi, gönülü esas alan bir yol ise bunun tasavvufla er geç kesismesi gerekiyor. Adının tasavvuf, tekke, zaviye, dergah olması önemli degil. Adının seyh, eren, dervis, mürit olması da önemli degil ama bir dinin omurgası insanın kalbi ise, insanın niyetini esas alan bir sistemse bu noktada tasavvufi yorumlardan ayrı bir sey ortaya koymak pek mümkün degil. Dinin bir kalbi yorumu, bir ruhi yorumu vardır. Daha açık söylersek dinin bir ahlaki yorumu vardır. Ahlak dediginiz zaman da tasavvuf oradadır. Yüzlerce tasavvuf tarifinden en kısa olanı sudur: 'Tasavvuf ahlaktır'. Ahlak huy kelimesinin çoguludur. İnsanın huyu demek, iç alemi demektir. Bu açıdan dinin ana yorumlarından birinin de ahlak oldugunu söyleyebiliriz.
Tekkeler dergahlar açılmalı mı?
Tabii ki açılmalı. Yasaklamak gayri tabiidir. Bir toplumda din ve vicdan hürriyeti varsa insanlar dinlerini, mezheplerini ve tarikatlarını serbest bir ortamda yasamalıdır. Bu Türkiye'de askıya alınmıs ama er geç bitecek. Bugün degilse yarın, yarın degilse öbür gün. Çünkü tabii degildir. Tekkelere çeki düzen verebilirsiniz ama kapatmak çare degildir. Geçici bir süre de kapatabilirsiniz ama sürekli kapanması tıp fakültesinin seksen yıl kapalı olmasına benzer. O zaman kimlerin doktor olacagını düsünmek lazım. Su an seyhler öyle. Bununla ilgili bir hatıramı nakledeyim. Namık Kemal Zeybek bana anlattı. Hikmet Çetin'le konusurken konu tekkelerin geçici mi daimi mi kapatıldıgına gelmis. Hikmet Bey, “Bu konuyu ben Ecevit'le de tartıstım. Çünkü Mevlana, Yunus, Hacı Bektas-ı Veli kültürünü anlatacak kurumların neden kapatıldıgı aklıma yatmadı. Ecevit bana aynı soruyu İnönü'ye sordugunu söyledi. İnönü 'Geçici olarak kapattık ama bu isleri kurcalama' demis.” Dolayısıyla tekkeler açılacak ama bunun sebebi AB mi olur, ABD mi olur, cemevleri mi olur, baska bir sey mi olur bilemem.
Yenisafak