6-7 Eylül Olaylarının Bilinmeyenleri

6-7 Eylül Olaylarının Bilinmeyenleri

-Pardon Pasam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı? -Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp isiydi. Ve muhtesem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulastı.

7.09.2008

Ayse Hür

6-7 Eylül’de devletin ‘muhtesem örgütlenmesi’

Agustos 1928’de Yunanistan Basbakanı Elefterios Venizelos, Basbakan İsmet Pasa’ya ve Dısisleri Bakanı Tevfik Rüstü (Aras) Bey’e birer mektup yazarak Yunanistan’ın Türk toprakları üzerinde hak etmedigini ve demokratik Türkiye ile iliskilerini gelistirmek istedigini belirtmisti. Bu mektupların sonucu Venizelos’un İstanbul ve Ankara’ya yaptıgı iki parlak ziyaret oldu. İki ülke, 1923 tarihli mübadele anlasmasının islemeyen yanlarını 1930’da iki parti halinde Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlastırma ve Hakemlik Antlasması’nı imzalayarak düzelttiler. 1931’de İsmet Pasa ve Tevfik Rüstü Bey Atina’yı ziyaret etti. Tevfik Rüstü Bey 1933’de sınır güvenligini görüsmek üzere tekrar Atina’ya gitti. Yunanistan Basbakanı Tsaldaris ile Dısisleri Bakanı Maximos aynı yıl Ankara’ya geldiler. İki ülke arasındaki balayı, 12 Ocak 1934’te Venizelos’un Mustafa Kemal’i Nobel Barıs Ödülü’ne aday göstermesi ile taçlandı.

BALAYI BİTİYOR

1934’te Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı, 1938’de yeni bir ‘tarafsızlık’ anlasması imzalandı. 1941’de Türkiye, Kurtulus gemisi aracılıgıyla savas dolayısıyla Yunanistan’da hüküm süren korkunç açlıga merhem olmaya çalıstı. 1952’de Yunan Kral ve Kraliçesi Türkiye’yi ziyaret ettiginde her sey yolunda görünüyordu. Ancak, 1954’te Balkan Paktı’nın yenilenmesinin ardından, Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu BM’ye tasıması balayına son verdi. Bu haftaki konumuz bu gerilimin ilk acı meyvesi olan 6-7 Eylül 1955 ‘pogrom’u. İtiraf etmeliyim ki, bu olayı yazıp yazmamayı uzun süre düsündüm. Çünkü bazılarının sandıgı gibi, durmadan tarihimizin karanlık, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor degilim. Aksine her seferinde ‘keske bunlar olmasaydı’, ‘keske zamanında konusup halletseydik de yazmak zorunda kalmasaydık’ diyorum ve saglıklı bir toplum olmak için geçmisle yüzlesmek gerektigi inancıyla, bazı okuyucuları üzmek veya kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum.

Konumuza dönersek; Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptıgı basvuru kabul edilmeyip de Grivas liderligindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizler’e karsı terör eylemlerini baslattıgında, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Dogu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya iliskin sorunları görüsmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmisti. Türkiye daveti hemen kabul ederken, Yunanistan biraz nazlanmıstı ama sonunda taraflar 29 Agustos’ta Londra’da bulusmak için sözlesmislerdi.

Aslında, aylar önce, iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP ve Osman Bölükbası’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne mensup milletvekilleri Rum aleyhtarlıgını kıskırtacak önergelerini vermeye baslamıslardı. Siyasilerin en büyük yardımcısı ise Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) idi. KTC Baskanı, Hürriyet gazetesi yazarı ve avukat Hikmet Bil, 1952’de Adnan Menderes ve Fuad Köprülü’nün Atina ziyaretinde resmî heyete davet edilecek kadar iktidara yakın biriydi. Yönetim kurulu üyelerinden Kamil Önal ise Milli Emniyet Hizmetleri (kısa adıyla MAH, Milli İstihbarat Teskilatı/ MİT’in selefiydi) üyesi bir baska gazeteciydi. Cemiyetin diger önemli isimleri Dr. Hüsamettin Canöztürk, Orhan Birgit, Ahmet Emin Yalman, Dr. Ziya Somer, Nevzat Karagil ve Kamil Önal’dı. Devletin maddi yardımda bulundugu bu örgütlerle hem DP teskilatlarının hem de tekstil, sise-cam, motorlu tasıtlar, deri-kundura, tütün-içki, gemi, su gibi çesitli iskollarında faaliyet gösteren sendikaların ilginç iliskileri vardı.

BASININ KISKIRTICILIGI

Basta İstanbul’da yayınlanan, Hürriyet, Yeni Sabah ile İzmir’de yayınlanan Gece Postası olmak üzere tüm gazetelerde, hemen her gün İstanbul Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik Athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. Siyasetle ilgilenmesi yasaklanan ve ekümenikligi reddedilen Patrikhane, ‘Fener, tüm Ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik oldugu halde, sessiz kalarak Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’  suçlanıyordu. Ayrıca, gazeteler, Patrikhane’nin topladıgı bagısları gizlice Kıbrıs’a yolladıgını iddia ediyorlardı. Yunanistan basını da bos durmuyordu elbette. Ethnikos Kiriks’in Atatürk hakkındaki agır yazısı Türkiye’de büyük tepkiye neden olmustu.

16 Agustos’ta KTC Baskanı Hikmet Bil, Kıbrıslı Türkler’in lideri Dr. Fazıl Küçük’ün ‘adadaki Yunanlılar’ın Türk azınlıga karsı katliam hazırlıgı içinde olduguna dair’ mektubunu tüm subelerine göndererek, üyelerinden ‘Londra ve Atina’nın korkacagı erkekçe bir ses’ çıkarmaya davet etti. 24 Agustos’ta Adnan Menderes Liman Lokantası’ndaki yemekte Yunanistan ve Kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘çarsambanın gelisini’ müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birligi, Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdısına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türkler’in zor durumda oldugunu okuyan vatandaslar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel basvurular yapmaya basladılar. İddialara göre İskenderun subesine 23 bin, Adana subesine 15 bin basvuru yapılmıstı.

5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir aksam yemegi yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönderdigi telgraftan söz edecekti. Telgrafta Zorlu, görüsmelerde zor durumda kaldıgını, müzakere kosullarının zor oldugunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladıgını yazıyordu. Hikmet Bil seferberlik emrini almıstı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casususun yakalandıgı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde ‘Kıbrıs Türktür’ yazılı bir pankartı Patrikhane’ye bıraktı. Ayrıca Türk bayragına dil uzattıgı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık is barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmisti.

ATATÜRK’ÜN EVİNE BOMBA

Bazı Rumların Türk komsuları tarafından yarım agızla da olsa ‘o gün pek dısarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları’ yolunda uyarıldıkları o mesum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün dogdugu eve bombalı saldırı yapıldıgı haberini verdi. Ögleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. Sonradan ögrenilecekti ki, DP’yle ve MAH’la iliskisi olan gazete sahibi Mithat Perin ve Yazı İsleri Müdürü Göksin Sipahioglu, Selanik’te bombanın patlayacagını önceden bildikleri için kâgıt stoku yapmıslar ve o gün tam 300 bin gazete basmıslardı.

Ögleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait isyerlerini taslamaya basladı. Olaylar kısa sürede Beyoglu, Kurtulus, Sisli, Nisantası gibi gayrimüslimlerin yogun olarak yasadıgı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yesilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs Türktür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karsılastıkları Türklerin ellerine tutusturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, 20-30 kisilik mangaların basında KTC’den ögrencilerin oldugunu, hemen her semtte yagmacıların kullandıgı sopaların aynı tornadan çıkmısçasına esit büyüklükte ve kalınlıkta oldugunu, Rumlara ait ev ve is yerlerinin önceden tespit edildigini, hatta kimi yerlerde bu ev ve isyerlerinin bir gece önce tebesirle ya da soba boyası ile isaretlendigini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindigini anlatacaklardı. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dısındaki olaylara karısmaması talimatı verildigi ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler, komsularını kurtarmak için çaba göstermisler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamıslardı.

SÖZLÜ TARİH

Simdi de olayları yasayanları dinleyelim: “Bir Rum arkadasımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayragı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait oldugunu söyledim. 0 bunun imkânsız oldugunu, çünkü ismin listede oldugunu belirti. Ben de ‘0 zaman listede bir hata olmustur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, su Ermeni’nin, bu dükkânı yagmalayın, su eve girin’ vs.” (Aktaran Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, s. 14-15

“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargasada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla degistirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir sey olmadı ama Türk’ünki yagmalanmıstı. Sonra komsusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadasım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıstı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmisler.” (A.g.e., s. 16)

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumas dükkânı vardı. Adam Türktü, ama onun da isyerini yagmalamaya basladılar. Adam hemen pantolonunu asagı indirdi ve sünnetli oldugunu gösterdi. O da bu sekilde adamların durdurmaya çalıstı. (A.g.e., s. 17)

“Bizim evimiz, Beyoglu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Siddet olaylar patlak verdiginde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayragı aldı, dıs kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiginde, onlara burada Rum oturmadıgını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yagmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumus olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayragını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karsısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya basladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.” (A.g.e., s. 25)

“Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmıs ve evinin önüne yıgılmıstı. Yataklar, yorganlar kesilmis, yünler her tarafa dagıtılmıstı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmis, yıgınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüstü. Somya parçalanmıs, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmisti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve seker, yag ve yumurtalardan bir birikinti olusmustu. Soba da tahrip edilmis, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmisti.” (A.g.e., s. 19-20)

MİLLİ İSYAN

Bunlar yasanırken, Ankara’dan İstanbul Valiligini arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında su konusma geçmisti: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sagladıgı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp degil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. Milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan degil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençligin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduguma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenligi yok. Beyoglu’nda magazaları yagma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı” diyorsun.’” (Birand, Dündar, Çaplı, s. 125-126.)

Benzer olaylar İzmir’de de yasandı. Saldırganlar, Yunan Konsoloslugu’nu atese vermisler, Yunanlı altı NATO subayının evlerini yagmalamıs, İngiliz Kültür Enstitüsü’ne saldırılmıs, limanda demirli bulunan iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutusturulmus taslar veya kumasa sarılmıs teneke kutularla saldırmıslardı. İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemisti.

DÜNYA ÇAPINDA SKANDAL

Olaylar sırasında, İstanbul’da Uluslararası Karsılastırmalı Hukuk Bilimleri Kongresi, Bizans Tarihçileri Kongresi, Uluslararası Üniversite Dernekleri Kongresi ve Uluslararası Kriminologlar ve Polisler Kongresi’nin oldugunu unutmak bu olayı tezgâhlayanların isledigi en büyük hata olmalıdır. Çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için Dünya Bankası’na ve uluslar arası para piyasalarına bel baglamıs durumdaydı. Ama evdeki hesap çarsıya uymamıs, hem Londra’daki konferansta, hem de dünyada rezil olan hükümet, 6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalısmıstı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karsı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetistirilen ve yagmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yasanacaktı.

Yunanistan’da yayınlanan Vradini gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki su ifadeler içimizi acıtabilir: “Zaman geçer fakat insanlar degismez. Büyük Kemal; köylü vatandaslarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıstır. Kilise yakmak, ev yagma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıstır.” (Aktaran 10 Eylül tarihli Demokrat İzmir Gazetesi)

“Galiba dozu kaçırdık Namık…”

Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kisi ölmüstür ancak sadece üç kisinin adları verilmistir. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldügü iddia edilen bazı kisilerin Yunanistan’da yasadıgı anlasılmıstır. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüstür. Tecavüze ugrayanların 200’ü astıgı sanılır. 200 bin kisilik güruhun katıldıgı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direniste geri çekilerek baska hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadıgını, amacın basta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düsürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak oldugunu düsündürür. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacagı bir sesle İçisleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demistir.

Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü askın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya ugrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların olusturdugu Beyoglu’nda yasanır. Bunu Eminönü, Fatih, Sisli, Besiktas, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler.

ABD Baskonsoloslugu’na göre saldırıya ugrayan isyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiligi binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait isyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıstır. Hasarın mali portresi konusundaki en düsük tahmin o günün degerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır.

8 Eylül’de hükümet yasananlardan üzüntü duydugunu ve özür diledigini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edilecegi sözünü verir. 9 Eylül’de Maliye Bakanlıgı magdurlara vergi kolaylıgı, ucuz insaat malzemesine erisim olanagı, cam ithalatı, banka borcu olanlara geri ödeme ve banka kredisi alma kolaylıgı saglanacagını açıklar. 10 Eylül’de Cumhurbaskanı Celal Bayar’ın himayesinde Kızılay Baskanı Rıza Çerçel, Borsa ve Sanayi ve Ticaret Odaları Baskanı Üzeyir Avunduk, Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Baskanı Kazım Taskent ve Sanayi Odası Baskanı İbrahim Esi’den olusan bir komite kurulur. 9 Ekim 1955’e kadar komiteye bagıs yapan 94 gerçek ve tüzel kisiden 42’sinin Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kuruluslar ya da Rum, Ermeni ve Yahudilere ait firmalar olması, devletin bizzat örgütledigi bu yagmanın faturasının en az yarısını magdurlara yüklemeyi basardıgını gösterir. Sonuçta magdurlara ödenen tazminat, bagıslanan 9 milyon lira ile, hükümetin tahsis ettigi 60 milyon liradan ibaret kalır. Zararların küçük bir miktarı da olsa tazmin edilmesi memnuniyet vericidir ancak devlet bugüne dek resmen özür dilememistir.

Nafile yargı süreci

Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yagmanın sorumlulugunu komünistlere yıkmak olmustu. 7 Eylül 1955’te aralarında 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardag gibi ünlü isimler vardı. Aralık ayına gelindiginde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.

Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoglu ve Kadıköy’de olusturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kisi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert elestiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çogunlugu peyderpey salıverildi. Mahkeme, TMFT’nin, KTC’nin, MAH’ın ve elbette adı gündeme bile getirilmeyen Özel Harp Dairesi’nin üzerine gitmedi veya gidemedi. Daha sonra, KTC yöneticisi Kamil Önal’ın adamlarının polisin mühürlemis oldugu KTC binasına girerek MAH’a ait evrakları imha ettikleri anlasılacaktı. Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kisi suçlu bulunmustu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok degildi.

27 Mayıs 1960’daki askerî darbe sonrasında dosya yeniden açıldı. Bunda, Fuat Köprülü’nün ‘Olayların olacagını hükümet önceden biliyordu. Bir tertip vardı’ sözlerinin etkisi oldugu söylendi. Olayların tertipçisi oldugu iddiasıyla yargılanan 11 sanıktan sadece Adnan Menderes ve Fatin Rüstü Zorlu 6’sar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise 4,5 yıl hapse mahkûm edildiler. Böylece devlet adlı dokunulmaz varlık, tüm suçu siyasetçilerin üstüne yıkarak kendini yine temize çıkardı. Rumlarla eksik kalan hesap ise, yine utanç verici biçimde 1964’te kapatılacaktı.

OLAYLARI KİM TERTİPLEMİSTİ?

Yargılamalar sırasında, Selanik’teki Türk konsoloslugunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün dogdugu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Selanik Baskonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildigi ve Türk Baskonsoloslugu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldıgı söylendi. Uçar’ı azmettiren kisi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf ögrencisi olan ve MAH elemanı oldugu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtulmus, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmisti. Dokuz ay Selanik cezaevindeki hücrede yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsoloslugumuz tarafından Türkiye’ye getirilmis ve Basbakan Menderes ile İstanbul Valisi Gökay’ın tavassutu ile Selanik’te yarıda bıraktıgı hukuk egitimini İstanbul’da tamamlamıstı. Uzun yıllar Emniyet teskilatında önemli görevlerde çalısan ve Nevsehir’e önce kaymakam, sonra da vali olarak atanan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetmisti. (Engin’in açıklamaları için: Faruk Mercan, “Bombacı da MİT elemanı da degilim”, Aksiyon, S. 457, 13 Temmuz 2004)

1994 yılında, Yunanistan’da yayınlanan Yeditepe gazetesinin sahibi Mihail Vasiliadis,  İstanbul Ekspres’te yayınlanan fotografların konsolosunun esi tarafından 3 Eylül Cumartesi günü, yani bombanın patlamasından üç gün önce, Selanik’te fotografçılık yapmakta olan Bay Kiryakidis’e teslim edildigini iddia etti. Vasiliadis’e göre, konsolosun esi, fotografçıdan acele etmesini, çünkü ertesi gün İstanbul’a dönecegini söylemis, 4 Eylül’de de İstanbul’a gelmisti. Yani bombalama fotografları tamamen kurmaca idi. (Aktaran Demirer, s. 438-439.)

ÖZEL HARP DAİRESİ • Ama en ilginci, orgeneral rütbesinden emekli olmus, tuggenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) baskanlıgı yapmıs, bu konuda eserleri olan, Genelkurmay İstihbarat baskanlıgı ve Milli güvenli kurulunda üst düzey görevlerde bulunmus Sabri Yirmibesoglu’nun gazeteci Fatih Güllapoglu’na söyledikleriydi:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eger Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar basarılı olabilir miydi? (…) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaslarımız, adadaki sivil direnisi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al…

-Pardon Pasam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp isiydi. Ve muhtesem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulastı. Sorarım size, bu muhtesem bir örgütlenme degil miydi?

-E, evet Pasam!…” (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

Evet, pasamız haklıydı. Özel Harp Dairesi memleketin egitimli gençlerini, namuslu isçilerini vahsi yagmacılara dönüstürmeyi, yüzlerce yıldır birlikte yasadıgımız gayrimüslim vatandaslarımızı ülkeden kaçırmayı, Kıbrıs sorununu kangren haline getirmeyi, Türkiye’yi dünyaya rezil etmeyi muhtesem biçimde basarmıstı!

Kaynakça: Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Baglamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; 6-7 Eylül Olayları Fotograflar–Belgeler Fahri Çoker Arsivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Rıdvan Akar, “İki Yıllık Gecikme: 6-7 Eylül 1955”, Toplumsal Tarih S.117, Foti Benlisoy, “6/7 Eylül Olayları Öncesinde Basında Rumlar” ve Uygur Kocabasoglu,”6/7 Eylül Olaylarından Sonra Hasar Tespit Çalısmaları Üzerine Birkaç Ayrıntı” Toplumsal Tarih, S. 81, 2000; Mete Tunçay, “Kıbrıs Sorununun Gelismesi Baglamında 6-7 Eylül Olayları”, Tarih ve Toplum, S. 33, 1986; Orhan Türker, “6-7 Eylül 1955 Olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları”, a.g.y., S. 177, 1998; Hulusi Dosdogru, 6-7 Eylül Olayları, Baglam Yayınları, 1993; Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Milliyet Yayınları, 1993.

Taraf