11 Eylül´den 10 Yıl Sonra Batı´da İslam Düşmanlığı

11 Eylül´den 10 Yıl Sonra Batı´da İslam Düşmanlığı

11 Eylül'den 10 yıl Sonra Batı'da İslam Düsmanlıgı

Geçen hafta New York Amerikalı Müslümanlar Dernegi, bayramı kutlamak için New York'un yanında bulunan bir eglence parkına, 3 bin Müslüman'ın katıldıgı bir gezi düzenledi.
Eglence parkı yetkilileri basörtüsü takan kadınların bazı bölgelere girmelerine izin vermeyince kutlama nahos bir kavgaya dönüstü. Kısa bir süre içinde serbest bırakılsalar da kadınlı erkekli 15 kisi tutuklanmıs oldu. Eyalet yetkilileri parktaki bazı bölgelerde basörtüsünün yasak olmasının uzun zamandan beri var olan bir güvenlik politikası oldugunu, dinle herhangi bir iliskisinin olmadıgını ileri sürdüler. Bu tarz bir açıklama bu örnek özelinde ikna edici olabilir, ancak özellikle 11 Eylül saldırılarının 10. yıldönümünün yaklasmakta oldugu su günlerde New York bölgesinde Müslümanlarla diger etnik gruplara göre çok daha fazla ugrasıldıgı belirtilmeli.
11 Eylül 2001 tarihinden beri dünya degisti ve pek çok hayat bundan olumsuz etkilendi. Afganistan ve Irak'ta yasayan masum insanlar Amerika'nın askerî cevabının ilk kurbanları oldular. Pakistan'dan Filipinler'e, Somali'ye kadar pek çok ülke El Kaide'nin küresel cihat agını yok etmek için küresel çabaların bir parçası olan “emniyet operasyonları” kisvesi altında günlük saldırılara maruz kalıyorlar. Yakın tarihli CIA raporuna göre iyi haber, bu terör agının yıkılmanın esiginde olması, özellikle de Üsame bin Ladin'in Pakistan'da infaz edilmesi sonrasında. Yine de Amerika'da ve Avrupa'da Müslümanlar günlük hayatlarında çok fazla sorun yasıyorlar. Bu da Amerika ve Avrupa kamuoyunda gittikçe etkili olan İslam düsmanlıgına neden olan İslam'ın ve Müslümanların tek tip algılanıslarından kaynaklanıyor.
Müslümanlara karsı ayrımcılıgın tarihsel kökenleri
İslamofobi'nin yeni oldugu genel kanısının aksine, Müslümanlara karsı uygulanan ayrımcılıgın uzun bir tarihi oldugunu, Amerika ve Avrupa'da farklı kültürel ve siyasi gelismeler izledigini unutmamak gerek. 20. yüzyıldan itibaren Amerika, Osmanlı'nın Akdeniz ve Ortadogu'daki topraklarından göç aldı. Mahkeme kayıtlarından bu Osmanlıların Avrupalılar gibi sıcak ve kibar bir karsılama yasamadıgını ögreniyoruz. Bu, hâkim kimligin “beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” oldugu Amerika'da Avrupalıların Amerikalılarla daha fazla etnik ve dinî yakınlık içinde oldugunu gösteriyor. Ancak Osmanlılar hedef olan tek kimlik degildi. Katolik ve Yahudiler dinî ayrımcılıga maruz kalırken ve Amerika'nın tercih edilen yeni vatandas kategorisine ait sayılmazken, Afrika kökenli Amerikalılar uzun süre ırkçı ayrımcılıga maruz kaldılar. Yıllar içinde bu gruplar daha iyi muamele görmeye basladılar ama Müslümanlar özellikle İsrail-Filistin çatısması ve İran'daki İslam Devrimi'ne cevap olarak gelisen Amerika'nın Ortadogu politikası nedeniyle daha da katı bir reddedilme yasadılar. 80'lerden itibaren Müslümanlar Amerikan ayrımcılıgının öznesi haline geldiler ve sagcı dinî gruplar ve güçlü İsrail lobisinin dikkatli bir sekilde tasarladıgı İslam ve Arap karsıtı propaganda nedeniyle kendilerini rahatsız hissettiler.
11 Eylül'den hemen sonra Müslümanlar katı güvenlik tedbirlerine tabi tutuldular. Yapılan sey, emniyet yetkilileri tarafından tatbik edilen büyük çapta bir profil çıkarmaydı. Göç kanunu Müslümanların aleyhine kullanıldı ve Kongre “vatanseverlik yasası” olarak bilinen yeni ve kapsamlı bir yasayı yürürlüge koydu. Bu yasa devlete vatandasların özel hayatlarına müdahale etmesini saglayan araçlar sundu. Bu pek çok Müslüman aile için oldukça zor zamanlardı. Aileler sınır dısı edilmekle tehdit edildi, Müslüman erkeklere kaydolma zorunlulugu getirildi, uluslararası seyahat kısıtlamaları yürürlüge konuldu, İslami yardım kurulusları arastırıldı ve bazıları feshedildi. Müslümanların sivil hakları kısıtlandı. Bu tedbirlerden bazıları faydasız olmaları nedeniyle kısa bir süre içinde kaldırıldı. İlk basta İslamofobik tepkiler münferitti ve çok ciddiye alınmadı. Önceki baskan George W. Bush, dünyaya bir din olarak İslam'ın hedef olmadıgını belirten bir mesaj verdi. Aynı zamanda kamuoyunu İslam'a karsı daha olumlu bir tavır benimsemesi için tesvik eden sembolik bir jest yaptı ve bir camiyi ziyaret etti. Amerikalı Müslüman dernekleri ve sivil özgürlükçü STK'lar isyerlerinde, havaalanlarında ve okullarda meydana gelen ayrımcılık vakalarına karsı harekete geçmek için ellerinden geleni yaptılar.
Üstünden zaman geçse de 11 Eylül'den 10 yıl sonra İslam'a karsı beslenen olumsuz duygular kaybolmak yerine, İslamofobi asırı Müslümanlardan duyulan korkudan, bir din olarak İslam'a ve Müslümanların günlük hayatlarına karsı nefrete dönüstü. Hıristiyanlık dısındaki bir dine gösterilen hosgörü yerini basörtüsü takmak, cami insa etmek gibi İslami pratiklerin ve güya ABD'ye nüfuz etmekte olan seriat hukukunun sert bir elestirisine dönüstü. İslam'ın kadınlara davranısı ise dinî inançları ve pratiklere dair herhangi bir bilgi sahibi olmaksızın İslam'ı asagılamak için temel mesele olarak kullanıldı.
Kısa bir zaman önce Pew Küresel Merkezi ve Amerika Gelisim Merkezi gibi saygıdeger kurumlar ve Time dergisi ve Washington Post gibi etkili medya kurulusları tarafından yapılan anketler yayımlandı. Bu degerlendirmeler Amerikalıların yarısından fazlasının siddet yanlısı radikallerin diger tüm dinlerden fazla İslam tarafından beslendigi seklindeki ana gözlemde hemfikirler. Bu korkutucu bir sonuç, zira Amerikan halkının büyük çogunlugu İslam haklında çok az sey biliyor ve çogu, bir Müslüman bile tanımıyor. Yine de Müslümanların komsuları olmasını veya mahallelerinde cami olmasını istemiyorlar.
ABD'DE MÜSLÜMAN HAKLARI
Bu olumsuz tabloya ragmen İslam'a özellikle de basörtüsü kullanımı meselesine karsı Amerikan tavrı, Almanya, Danimarka, Hollanda veya Fransa gibi basörtüsü yasagının kamuoyunca güçlü bir sekilde desteklendigi ve basörtüsü ve türban takmanın çesitli yasalarla sınırlandıgı ülkelere kıyasla daha kabullenen bir tavır olarak gözüküyor.
Avrupa'nın aksine ABD'de camilerin insasının siyasi bir mücadele konusu olması nispeten yeni bir mesele. Görünürde bir minaresi olmayan camilerin binaların en alt katlarına yerlestirildikleri Avrupa'da bu, uzun zamandır tartısılan bir konudur. Ayrıca yine ABD Anayasası'nın birinci maddesi her dinî grup ya da gruba üye olan bireylere kosulsuz bir din özgürlügü saglamaktadır. Dolayısıyla 11 Eylül'ün son yıldönümü öncesinde New York'taki Alhamra İslami Merkezi projesinin etrafında kopan karmasa aslında sasırtıcıdır. Merkeze muhalefet edenlere göre merkezin yeri 11 Eylül saldırılarının oldugu yere gereginden fazla yakın. Bu durumun kurbanların ailelerine saygısızlık anlamına gelecegi iddia ediliyor. Alhamra'nın Avrupa'da Müslüman hâkimiyetini hatırlatan bir isim oldugu yönünde elestiriler bile seslendirildi! Buna karsılık projeyi destekleyenler ismini Park 51'e degistirdi. Fakat tartısma yine de bitmedi. Aynı mahallede eskiden beri bir cami vardı ve zaten burada kurulacak olan cami degil, İslami merkezdir. Amerika'da birçok dinî merkez anayasayla korunuyor ve dinî çesitlilik ve hosgörü Amerikan liberalizminin en önde gelen basarılarından biridir. New York Belediye Baskanı Michael Bloomberg, muhalefete karsı çıktı ve projeyi destekledi. Anayasal ilkelerin ve Amerikan geleneklerinin aksi halde tehlikeye girecegini belirtti.
Cami yapılmasına karsı çıkılan diger bir durum da Alabama'da yasandı. Bu vakada insanlar İslam'a gerçek bir din muamelesi yapılıp yapılmayacagıyla ilgili sikâyetlerini mahkemeye tasıdılar. Mahkeme sırasında, salondaki atmosfer ortaçag dönemindeki Haçlıların İslam'ı suçlayıcı ve gerçek bir din oldugunu inkâr eden mahkemelerini hatırlatıyordu. Neyse ki yargıç bu İslam karsıtı asırı grubun iddiasını kabul etmedi.
En son yasanan İslam düsmanlıgı örnegi ise Amerika'da seriat hukuku yargılama yetkisinin azaltılmasına iliskindi. Bunun Amerikan yasal sisteminden tümüyle bihaber ve tamamen hayali bir iddia oldugunu söylemeye bile gerek yok. New York Times'ta çıkan bir makaleden bu kampanyanın arkasındaki asıl kisinin 11 Eylül'den sonra Amerika'ya, buradaki Müslümanlar ile savasmaya gelen Yahudi bir avukat oldugunu ögrendik. Müslüman Amerikalıların, İsrail'e sınırsız destek vermeyi garantilemek için yıllardır Amerikan siyasetini basarılı bir sekilde manipüle eden Yahudi lobisini etkisiz hale getirecek kadar güçlenmesinden endise duymus olabilir.
Yakın bir zamanda New York ve Los Angeles polisinin kendi rolünün çok ötesinde Müslümanların hareketlerini izleyen en saldırgan istihbarat servisleri oldugu ortaya çıktı. Bu polis inisiyatifleri sivil özgürlükleri ihlal eden ve federal hükümetler standartlarının ötesine geçecek sekilde Müslüman toplulukları hedef alıyorlar. Bunun da ötesinde polisin rahatsız edici bu davranısları CIA'den destek alıyor. Bu, yabancı ve yerli ajanlık arasındaki parlak çizgiyi bulanıklastıran tehlikeli bir isbirligi. Bu kurum aynı zamanda 'tırmık' diye bilinen sivil ajanları Müslümanların yasadıgı mahallelere yerlestirdi. Bu operasyon insanları haritalandırma programının bir parçası. Müslümanları günlük hayatları içinde gözlemliyorlar. 'Cami gezginleri' diye bilinen bir grup muhbiri de süphe duyulması için hiçbir sebep yokken bile camide konusulanlardan haber vermeleri için kullanıyorlar. İmamları takip ediyorlar, hatta taksi soförleri ve sokakta yemek satanlar hakkında bile istihbarat topluyorlar. Müslümanların yaptıgı her meslegi takip ediyorlar. Amaç 'sehrin insani manzarasını haritalandırmak'. Associated Press'e göre bu program Batı Seria'da 1967'den beri devam eden İsrail isgal programına bakılarak modellendirilmis.
Korku ve nefret tacirleri
Bir ay önce Anders Breivik'in bin 500 sayfalık manifestosunu okudugumuz sırada Norveçli asırı sagcı terörist 76 masum genci öldürmüstü ve biz de Müslüman karsıtı kampanya yapanların kıtalararası bir aga sahip olduklarını kesfettik. İslam karsıtı web siteleri konusma özgürlügünü koruyan elestiri alanının bir parçası olarak görülmemeliler. Bu tarzdaki nefret konusmaları masum insanların hayatlarını kaybetmelerine ya da baska türlü sıkıntılar yasamalarına sebep olabilecek nitelikteler. Avrupa'da konusma özgürlügü Amerika'nın aksine yasayla daha fazla kısıtlanmıs durumda. Fasizm ya da ırkçılıgı tesvik etmek kesinlikle yasaklanmıs. Buna ragmen Müslümanları hedef alan nefret konusmaları kabul görmekte. Norveçliler su sıralarda internet ortamında bu tür nefret dolu yorumların kabul edilebilir sınırlarının ne olabilecegini tartısıyorlar.
Kimin bu tür konusmalarının takipçisi olacagına dair cografi sınırlar yok. Dolayısıyla kimin bu konusmalara kurban gidecegini bilmek mümkün degil. 11 Eylül'ün en son yıldönümünde Florida'da küçük bir kasabada küçük bir kilisenin papazı olan Terry Jones 'Kur'an yakma günü' düzenleyerek 11 Eylül kurbanlarını anmaya çalıstı. Hemen büyük bir üne kavustu. Beyaz Saray böyle bir eylemin Irak ve Afganistan'da görev yapan Amerikan askerleri için ölümcül sonuçları olacagından tedirgin oldu. Hükümet papazdan durmasını rica etti. Fakat papaz bir türlü ikna edilemedi. Florida'dan kilometrelerce uzakta İslam'ın kutsal kitabına bu sekilde muamele edildigini ögrenen Afganistan'ın Kandahar ve Pesaver kentlerinde toplanan kızgın kalabalık Birlesmis Milletler binasına baskın düzenledi, bir düzineden fazla insanı öldürdü. Bu insanlardan ikisi yabancı, kalanı Afganlıydı. Ayrıca ülkenin kuzeyinde iki Amerikan askeri misilleme olarak öldürüldü.
Gerçekten de bu siddet ortaçaga yakısan bir provokasyona karsı verilmis yine ortaçaga yakısan bir tepkiydi! Elbette Amerika'da haberleri seyrettigimizde askerî ya da terör içeren olaylarda yerel kurbanların adının nadiren geçirildigini görüyoruz. Önemsenen tek kayıplar ise Amerikan askerleri ve Batılılar! Umalım ki daha fazla nefret suçları islenmeden önce 'korku ve nefret tacirleri' durdurulsun ve izole edilsinler. Bir sonraki saldırının kime ve nerede yapılacagını ya da kimin bu suçu isleyecegini bilmedigimiz bir dünyada yasıyoruz. 11 Eylül'ün onuncu yıldönümünde yükselen İslam düsmanlıgı dalgasını acilen durdurmaya baslamamız gerekiyor!

11.09.2011
 Hilal Elver / Zaman