Teröre Karşı Tek Çözüm: Cesaret ve Dayanışma
Teröre Karşı Tek Çözüm: Cesaret ve Dayanışma
“Teröre Karşı Tek Çözüm: Cesaret ve Dayanışma” başlıklı basın açıklamamız UHİM dernek merkezinde yapılan basın toplantısıyla UHİM Başkanı Ayhan Küçük tarafından kamuoyuyla paylaşıldı.

Türkiye, 2000’li yıllara kadar sırtını döndüğü Ortadoğu’ya 2000’li yılların başından itibaren yüzünü dönmeye başlamıştır. Bu süreçte Türkiye’nin bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarak etki gücünü arttırması Ortadoğu’daki rejimleri doğrudan veya dolaylı olarak kontrol eden küresel güçleri tedirgin etmiştir. Bölge ülkelerinde halkın değişim talepleri “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle birlikte kaosa dönüştürülmüş, etnik ve dini temelli çatışmalar tetiklenmiştir.
Bu süreçte Türkiye’nin;
İran ile kurduğu iyi ilişkiler “terör devleti ile ilişki kurmak” olarak görülmüş ve eleştirilmiştir.
Suriye ile kurduğu iyi ilişkiler, “diktatörlükle ilişki kurmak” olarak görülmüş ve eleştirilmiştir.
Mısır’da Muhammed Mursi yönetimi ile kurduğu iyi ilişkiler Türkiye’nin laiklik vurgusuna rağmen “şeriatçı yönetimleri teşvik etmek” olarak görülmüş ve eleştirilmiştir.
Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya dönerek başta Rusya olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkilerini kuvvetlendirmesi  “eksen kayması” olarak görülmüş ve eleştirilmiştir.
Türkiye 2011 yılında Libya’ya gerçekleştirilen askeri operasyona kadar bu eleştirilere direnmiş ve siyasi diyalogdan yana tutumunu sürdürmüştür. Libya müdahalesi öncesinde Türkiye’nin, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile görüşerek süreci diplomatik yöntemlerle çözecek olmasına karşın Fransa bu çabaları boşa çıkartarak askeri operasyonla Afrika ülkelerini de derinden etkileyecek bir kaos sürecini başlatmıştır.
Böylece, Arap Baharı sürecine kadar Türkiye’deki olumlu gelişmelerin Ortadoğu’ya örnek olabileceği dünya kamuoyunca konuşulurken, ilerleyen yıllarda bölgede birçok ülke kaosa sürüklenmiş ve bu ülkelerin Türkiye ile ilişkileri kopma noktasına getirilmiştir.
Türkiye’nin, ABD, Rusya ve Avrupa devletlerinin Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’da giriştiği dizayn politikalarını tek başına geri çevirecek güce sahip olamaması, yaşananlar karşısında belirlenen stratejik tercihlere de yansımıştır. Türkiye’nin son dönemde küresel terörün hedefi haline gelmesi de bu sürecin doğal bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.
Aksi takdirde, bölgedeki kaostan etkilenen farklı etnik ve dini kökenlere sahip insanlara ev sahipliği yapan, sorunların çözümünde insani odaklı bir yaklaşımı benimseyen Türkiye’ye karşı, etnik ve dini gerekçeler bahane edilerek sürdürülen terörü nasıl izah edebiliriz? 
Oluşan bu tablo, küresel aktörlerin taşeron örgütleri eliyle Türkiye’ye karşı yürütülen vekalet savaşlarına işaret etmektedir.
Ölenin de öldürenin de sivillerden oluştuğu bu asimetrik savaş ortamında tetiği çeken örgütler olsa da vekalet verenin küresel güç odakları olduğu unutulmamalıdır. Zira etnik ve dini farklılıkları bir çatışma unsuru haline getirip kaos ortamı oluşturanlar, terör olaylarının birinci derecede sorumlularıdır.
Dünyanın herhangi bir ülkesinde gerçekleşen terör hadisesi, teröre ve teröristlere karşı dayanışma duygularını ortaya çıkarırken, ülkemizde gerçekleşen terör hadiselerinde nedense terörün oluşturmaya çalıştığı algıya hizmet eden kaos söylemi öne çıkarılmaktadır. Bu söylem biçimine karşı mücadele de, terörle mücadelenin bir parçası olarak görülmelidir. Bilinmelidir ki, teröre karşı tek çözüm cesaret ve dayanışmadır.
Tarihsel ve siyasi misyonu itibariyle potansiyel bir güç merkezi olan Türkiye, dünya siyasetindeki tercihleri ne yönde olursa olsun, dış tehditlerin kaçınılmaz hedefi konumundadır. Dolayısıyla bu tehditler karşısında yapılması gereken, diplomatik mekanizmaları kullanarak dinamik bir siyaset takip etmektir.

BASIN BİLDİRİSİ / 30 Haziran 2016 Perşembe
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi
Kayıt Tarihi : 30.06.2016
Bu sayfa 4915 defa ziyaret edilmiştir.