Suriye Özgürleştiriliyor mu, Yoksa Parçalanıyor mu?
Suriye Özgürleştiriliyor mu,  Yoksa Parçalanıyor mu?
Suriye Özgürleştiriliyor mu, Yoksa Parçalanıyor mu? isimli basın açıklamamız dernek merkezimizde yöneticilerimizden Atıf Gönenç tarafından yapıldı.. 

Dünya üzerindeki 2 milyara yakın Müslüman ramazan ayını idrak ederken, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanında kan akıyor.
Hâlâ devam eden Afganistan ve Irak işgallerinde milyonlarca insan hayatını kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Filistin de, İsrail’in sistematik soykırım ve asimilasyon politikalarına maruz kalıyor. Özellikle Müslüman nüfusu Kudüs’ten uzaklaştırmaya yönelik ikâmet politikası, bütün dünyanın gözü önünde acımasızca sürdürülüyor. Afrika kıtasında insanlığın yüz karası olan açlık ve buna bağlı olarak gerçekleşen ölümler de kolaylıkla çözülebilecek nitelikte olmasına rağmen sürüyor. Yıllardır var olan ve son haftalarda gerçekleşen katliamlarla yeniden dünyanın gündemine gelen Arakan’da, Budist yönetim tarafından Müslüman halka karşı uygulanan sistematik soykırım politikası tüm vahşetiyle ve olanca hızıyla sürerken, hiçbir uluslararası kurum duruma müdahale etme ihtiyacı hissetmiyor. Kısacası dünya üzerinde özellikle Müslümanlara karşı işlenen katliam ve soykırımlar sürüyor.
‘Arap Baharı’ sürecinin üzerinden yaklaşık 1.5 yıl geçti. Bu süreç özellikle Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’de etkili oldu. Libya’da Kaddafi diktatörlüğü sona ererken, BM ve NATO müdahalesi ile 50 binin üzerinde sivil insan hayatını kaybetti, ülke altyapısının yarısından fazlası kullanılamaz hale geldi, şehirler birer harabeye dönüştü, ülke dış güçlerin siyasî ve ekonomik müdahalelerine açık hale getirildi. Mısır’da Mübarek sonrası süreçte ‘İslamcı’, ‘liberal’, ‘Kıptî’ gibi ayrımlarla toplumsal dengeler altüst edildi ve özgürlüğün yalnızca seçim sandıklarıyla geleceğine dair bir kamuoyu oluşturuldu. Sürecin son halkası olan Suriye’de, özgürlük yanlısı muhaliflerle, devlet güçleri arasındaki çatışmalarda gerçekleşen karşılıklı ölümlerle 30 bin civarında insan hayatını kaybetti.
Tıpkı Kuzey Irak örneğinde olduğu gibi, bugün Suriye’de de, Esed sonrası süreç için, küresel ve bölgesel aktörler tarafından yönlendirilecek ve Türkiye için tehdit oluşturacak bir yumuşak karın oluşturuluyor.
Türkiye’nin Suriye’deki çatışmalar karşısındaki tavrı Türkiye’nin Ortadoğu’daki ilişkilerini husumet temeline taşıma ve İslam dünyasında yeniden bölünmeye yol açma tehlikesi arzediyor.
Suriye bugün İsrail’in bölgedeki politikaları açısından tehlike arzetmeyecek parçalara bölünme yolunda ilerliyor. Esed sonrası süreçte Sünnî, Nusayrî vs. etnik-mezhepsel çatışmaları engellemek bahanesiyle bölgeye dış müdahalede bulunulması ihtimali giderek yükseliyor ki gerçekleşmesi durumunda bu ihtimalin bölünmeyi hızlandırıcı bir unsur olacağı açıktır.
Bugün bölgede denge politikası izleyen ABD’nin bu yaklaşımı da, Türkiye’nin özelde Suriye, genelde Ortadoğu politikalarını ve ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesini ortadan kaldıracak bir işlev görüyor.
Yaşanan sürecin arka planı irdelendiğinde ortaya çıkan acı gerçek şu: Batı, Suriye halkını sevdiği ve onların geleceğini düşündüğü ya da Esed’den nefret ettiği için değil, kendi çıkarları gerektirdiği için Suriye’deki süreci destekliyor. En önemli gerekçeler ise, İsrail’in bölgedeki politikaları ve İran’la hesaplaşma olarak gözüküyor.
Bütün bu olup bitenler bir coğrafyanın yeniden şekillendirildiğini gösteriyor. Yüzyıllardır bu coğrafyayı sömüren Batı ekonomisi, bugün yaşadığı köklü krizden çıkmak için yeni bir çözüm arayışı içerisinde. Bugün yaşananların müsebbibi konumundaki ‘merhametsizlerden merhamet bekleme’nin hiçbir sonuç doğurmayacağı, zira küresel güçlerin bölgedeki çıkarları kesişmedikçe akan kanın durması yönünde bir adım atılmayacağı çok açık.
Çözümün ‘bizim’ tarafımızdan üretilmesi gerekiyor. Ancak üretilen çözüm önerilerine, politikalara ve beklentilere bakıldığında son derece derinliksiz ve kısa vadeli alternatifler üzerinde durulduğu görülüyor. Nitekim Ortadoğu coğrafyasında yaşanan kargaşaya Batı’dan alınan ‘insan hakları’, ‘demokrasi’ gibi kavramlarla çözüm üretilmeye çalışıldığına ve bu coğrafyanın kendi evrensel değerlerini referans alan sahici bir inisiyatifin ortaya konamadığına şahit oluyoruz.
Öte yandan ülkemizde Suriye konusunda sürdürülen iç politika karşısında, medya, sivil toplum kuruluşları ve başka kanallar aracılığıyla dile getirilen her türlü eleştiri, 11 Eylül sonrasında ABD’nin güttüğü ‘Ya bizimlesiniz, ya karşımızdasınız!’ mantığıyla linç ediliyor ve Suriye’de yaşanan sürece eleştirel yaklaşan her birey ve kurum ‘Esedcilik’le, ‘Baasçılık’la suçlanıyor.
Daha birkaç sene öncesine kadar Türkiye’deki olumlu gelişmelerin Ortadoğu’ya örnek olabileceği dünya kamuoyunca konuşulurken, bugünkü sürece nasıl gelindiği irdelenmelidir. Siyasal çözümlerle gerçekleşebilecek bir dönüşümün nasıl şiddetin kucağına bırakıldığı ve bu coğrafyadaki ülkelerde parçalanmanın tetiklendiği görülmelidir. Suriye’de yaşanan gelişmelerin sonuçlarının daha önce tecrübe ettiğimiz diğer örneklere benzememesi, etnik-mezhepsel ayrıma dayalı bir bölünmenin gerçekleşmemesi için Suriye’deki süreç Şam merkezli olarak sürdürülmelidir.
Bugün Suriye için sorulabilecek en önemli soru belki de şudur: Suriye özgürleştiriliyor mu, yoksa parçalanıyor mu?

 

BASIN BİLDİRİSİ / 1 Ağustos 2012
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul

 

 
Kayıt Tarihi : 1 - 8 - 2012
Bu sayfa 911 defa ziyaret edilmiştir.