“Savaş, Göç ve Yoksulluk Sempozyumu”nda “Batı’nın Modern Kölelik Aracı: Mültecilik” başlıklı sunumumuzu gerçekleştirdik.
“Savaş, Göç  ve Yoksulluk Sempozyumu”nda  “Batı’nın Modern Kölelik Aracı: Mültecilik” başlıklı sunumumuzu  gerçekleştirdik.
Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi  ve  Deniz Feneri Derneği  tarafından düzenlenen “Savaş, Göç  ve Yoksulluk Sempozyumu”nda  “Batı’nın Modern Kölelik Aracı: Mültecilik” başlıklı sunum UHİM Yönetim Kurulu Başkan'ı Ayhan Küçük tarafından gerçekleştirdi. 






BATI’NIN MODERN KÖLELİK ARACI “MÜLTECİLİK”
 
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BATI’NIN SÖMÜRGECİLİK KARNESİ
 
• Günümüzde “coğrafi keşifler” olarak adlandırılan ve 16. yüzyılda; Asya, Afrika ve Amerika kıtaları-nın maruz kaldığı kanlı işgal sürecinde başta Amerika’da olmak üzere birçok kadim medeniyet yok edildi. Yaşanan bu süreçte, toprakların daha çabuk sömürülebilmesi için Afrika’daki sömürgelerden milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika kıtasına taşındı.
• Coğrafi keşiflerle başlayan ve sanayi devrimiyle hız kazanarak daha da yaygınlaşan sömürgecilik faa-liyetleri, yüz milyonlarca insanın katledilmesi ve mal varlıklarının talan edilmesiyle sonuçlandı.
• Sömürgeci zihniyetin, özellikle Afrika kıtasında, etnik farklılıkların körüklenmesine dayalı ayrılıkçı politikalarla sebep oldukları iç savaşlar, milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine ve telafisi mümkün olmayan insanlık krizlerine neden oldu. 
• Sömürgeci siyasetin çarklarını döndüren yegane unsur ise sömürülen coğrafyalardaki kesintisiz yok-sulluğun sürdürülmesi ve bu ülkelerin dışa bağımlılık hallerinin devam ettirilmesi olmuştur.
• Küresel emperyalizmin söz konusu bu sürekliliğin oluşması için dünyanın birçok bölgesinde yarattığı iç savaş ve kaos ortamları sebebiyle, günümüzde en az 65 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kalmıştır.  
• Yakın tarihte, Batı’nın Filistin, Afganistan ve Irak’ta gerçekleştirdiği kıyımların muhtelif alanda oluş-turduğu travmatik etkiler devam ederken, 2011 yılında başlayan ve çoğunlukla “Arap Baharı” şeklinde adlandırılan süreç; iç savaş, dış müdahaleler, darbe ve karşı devrim,  silsileleriyle devam ederek coğrafyamızda bir kâbus haline dönüştü.
• Geride kalan zaman zarfında mevcut durumdan en acı biçimde muzdarip olan ülke ise kuşkusuz Su-riye oldu. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın şahitlik ettiği en büyük insanlık dramlarından bi-rini yaşayan Suriye’de 23 milyonluk ülke nüfusundan yüz binlerce insan katledilirken, nüfusun yarı-sından fazlası ise mülteci konumuna düşürüldü.
• Günümüzde 13 milyon Suriyeli haricinde; 7 milyon Sudanlı, 6 milyon Iraklı, 3 milyon Somalili, 5 milyon Afganistanlı, 7 milyon Filistinli, 3 milyon Yemenli, 1 milyon Libyalı, 1 milyon Arakanlı, 3 milyon Nijeryalı, 4 milyon Venezuelalı ve diğer birçok coğrafyadan toplamda 65 milyondan fazla in-san mülteci konumunda yaşamaktadır. 
• Her ne kadar mülteci meselesi Suriye iç savaşıyla birlikte gündeme gelse de, “insanların evlerinden edilmeleri” hadisesi, sömürgecilik tarihi kadar eski bir olgudur. Bu bağlamda, günümüzde modern köle pazarlarına kaynak teşkil eden ve sömürgeci zihniyetin bir sonucu olan mültecilik meselesinin tarihsel arka planını irdelemek isabetli olacaktır. 
 
MÜLTECİLİĞE ZEMİN HAZIRLAYAN UNSURLAR 
1. Küreselleşmenin Etkisi
• Küreselleşme süreci, bir yandan teknolojik bakımdan birçok gelişmenin, fırsatın ve yeniliğin habercisi olurken diğer yandan işsizlik ve yoksulluk gibi toplumun bütününü ilgilendiren sorunları da körükledi.
• Küreselleşmenin gelir dağılımında oluşturduğu adaletsizlik ve bununla beraber sosyal devlet anlayı-şının yıkılması, işsizliği arttırmış ve serbest piyasa şartlarının etkisiyle de birçok sektörde çalışan insan grupları yoksullaşmıştır. Benzer biçimde, geçimini tarımdan sağlayan küçük aile işletmeleri ve büyük aile tarımcılığı, gelişmekte olan ülkelerde yok olma durumuna gelmiştir.
• Bütün bu hususları bir arada düşündüğümüzde olumlu yönleri öne çıkarılan ve kapitalizmin bir aşa-ması olan küreselleşme, yakınlaştırmak yerine kutuplaştırmıştır. 
 
2. İç Savaşlar ve Kaos
• İç savaş, işgal ve askeri operasyonların dünyaya maliyeti yıllık 15 trilyon dolar ve bu maliyet ne acıdır ki bugün mülteci diye tanımladığımız insanların ülkelerine ödetiliyor.
• Afrika ve Ortadoğu’da din, mezhep, etnik köken ve aşiret farklılıkları öne çıkartılarak iç savaş ve kaos ortamı hazırlayan küresel sistem, oluşan bu kargaşa ortamını bahane ederek bu coğrafyalarda siyasal istikrarın oluşmasını engellemektedir. 
• İç savaşların hüküm sürdüğü coğrafyalar, dünya silah ticaretini elinde bulunduran ve dünyada barışın koruyucusu olarak lanse edilen ülkelerce “böl-yönet” politikaları ile pazar olarak kullanılmaktadır.
Ruanda: Afrika’da yaşanan etnik çatışmaların en acı örneklerinden biri kuşkusuz 1994 yılında ge-çekleşen Ruanda Soykırımı’dır. Ülkedeki iki büyük etnik grup olan Tutsiler ve Hutular, Fransa ve Belçika’nın sömürgeci çıkarlarına hizmet eden ayrılıkçı politikaları aracılığıyla karşı karşıya getirilerek bir birilerine kırdırılmış, yaşanan olaylar sonucunda 1 milyona yakın insan katledilmiştir.
Filistin: Yahudilerin soykırıma uğramaları iddiasıyla tasarlanan Siyonist İsrail devleti projesi çerçe-vesinde 1917’den itibaren işgal edilen Filistin topraklarında milyonlarca Filistinli yerinden edilerek mülteci konumuna düşürülmüştür.
Irak: ABD, İngiltere ile beraber “demokrasi getirmek” bahanesiyle 2003 yılında başlattığı Irak işga-linde 10 yıl içinde 1 milyondan fazla Iraklı hayatını kaybederken 6 milyon Iraklı da mülteci konumu-na düştü. 
Afganistan: ABD ve müttefiklerinin 2001 yılında Afganistan’ı “özgürleştirmek” için başlattıkları ve günümüzde hâlen devam eden işgalde en az 400 bin Afgan katledilirken, yaklaşık olarak 5 milyonu da mülteci haline getirildi.
Libya: Arap Baharı sürecinin önemli duraklarından biri olan Libya, diktatörlükten kurtarılma baha-nesiyle ABD ve Fransa’nın askeri müdahalesine maruz kaldı. Aşiretler arası çatışmalar körüklenerek şehir savaşları başlatılmış, ülke kan gölüne çevrilmiştir.
Suriye: Ülkede 2011 yılında rejim karşıtı barışçıl gösterilerle başlayan olaylar, küresel güçlerin mü-dahaleleriyle iç savaşa dönüştü. Ülke ABD ve Rusya’nın vekâlet savaşları sahası haline gelirken, ya-şanan iç savaşta 13 milyondan fazla Suriyeli mülteci konumuna düştü. 1 milyona yakın insan da ha-yatını kaybetti. 
 
3. Küresel Yapıların Uygulamaları 
• Küresel güce sahip devletlerin politikaları dünya üzerinde yoksullukla boğuşan ülkeleri daha da zor durumlarla karşı karşıya bırakırken; BM, NATO gibi uluslararası kurumlar da, uygulamalarıyla bu politikaların dünya kamuoyunda kabul görmesi için gerekli alt yapıyı hazırlamaktadır. 
• İşin finansal boyutunda ise aynı işlevi UCM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Kredi Derecelendirme Kurumları (Fitch, Moody’s, Standard & Poor’s) gibi organizasyonlar üstlenmektedir. Bahsi geçen bu kurumlar dünyadaki bu yoksulluğun kalıcı hale gelmesinde önemli bir rol oynamak-tadırlar.  Önce borç almaya mecbur bırakılan gelişmekte olan ülkeler, daha sonra kendi ayakları üze-rinde durabilecekleri seviyeye gelmelerine engel teşkil edecek ağır kredi şartları ve tavizlerle uzun yıllar boğuşmak zorunda bırakılıyorlar. 
 
4. Uluslararası Şirketler
• Temel politikalarını doymak bilmeyen kâr hırsları çerçevesinde şekillendiren uluslararası şirketler, bugün dünya üzerindeki yoksulluğun başlıca müsebbiplerindendir. 
• Yoksullukla boğuşan ülkelerde istihdam yaratma söylemi ile ucuz iş gücünü sömüren dev şirketlerin üretimleri, yine bu ülkelerdeki küçük ve orta ölçekli yerel işletmeleri zarara uğratacak biçimde piya-saya sürülmektedir. 
• Diğer yandan uluslararası kurumları da arkasına alan bu şirketler çeşitli spekülasyonlarla milyarlarca dolarlık vurgunlar yapmaktadırlar.
 
5. Sömürgeci Eğitim ve Beyin Göçü
• Sömürgeci ülkelerin bir geleneği haline gelen her alanda “geri bırakıcı” politikaların uygulanmasından eğitim konusu da nasibini almıştır. Eğitim olanaklarının son derece kısıtlı olduğu, yoksul ülkelerin az olan yetişmiş insan gücü de  “beyin göçü” yoluyla Batı’ya transfer edilmektedir. 
 
6. Doğal Kaynakların Gasp Edilmesi
• Dünya genelinde bugün yoksullukla mücadele eden ülkelerin tamamına yakını 16. yüzyılda başlayan ve günümüze dek kesintisiz bir biçimde uzanan sömürge faaliyetlerinin mağduru durumundadır.
• Söz konusu bu ülkelere baktığımızda; petrol, doğalgaz, altın, elmas, uranyum gibi birçok yer altı zen-ginliğinden, su ve tarım ürünlerine kadar her bakımdan dünyanın en verimli coğrafyalarında yer alan ülkeler olduğunu görmekteyiz. Bu durum da sömürgeci işgal zihniyetinin kesintisiz saldırılarının en temel sebebini teşkil etmektedir.
Nijer: Dünyanın en yoksullaştırılmış ülkelerinden biri olan Nijer, uranyum, kömür, petrol, doğalgaz, demir, fosfat gibi birçok maden açısından oldukça verimli topraklara sahip olmasına rağmen kaynak-ları Fransız şirketleri tarafından sömürülmekte ve günümüzde açlıkla boğuşmaktadır.
Burkina Faso: Altın, fosfat, bakır ve magnezyum gibi birçok maden bakımından zengin olan ülkenin geri bırakılmış halkı açlıkla boğuşmaktadır. 
Somali: Afrika kıtasının en uzun okyanus kıyısına sahip olan ve jeostratejik konumu nedeniyle ma-nipüle edilen terör örgütleri aracılığıyla kaosa sürüklenmiş ve günümüzde açlıkla boğuşmaktadır.
Sudan: Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in soykırım suçlarından dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından şaibeli bir biçimde yargılanmasıyla ülke kaosa sürüklenmiş ve göstermelik bir re-ferandumla ikiye bölünmüştür. Bölünmeden önce, Afrika’nın en geniş yüzölçümüne ve gelişmekte olan bir ekonomiye sahip olan Sudan, şuan yoksullukla boğuşmaktadır.
 
7. Sosyal Adaletsizlik
Bu yılın başlarında açıklanan verilere göre;
• Dünyanın en zengin % 1'lik kesimi küresel servetin %82'sine sahip
• Dünyada 2018 yılı itibariyle 2043 kişi milyarder, 3,7 milyar kişi yoksul
• BM tarafından “en az gelişmiş” olarak tanımlanan ülke sayısı 1971’de 25 iken, günümüzde bu sayı 47’ye çıkarak yaklaşık iki kat artmıştır. 
 
BATI’NIN TAVRI 
• Yoksul ülkelere yönelik ‘yoksullukla mücadele’ ve ‘sosyal sorumluluk projeleri’ gibi şirin görünen yollara başvuran Batılı ülkeler, günümüzde mülteciler kendi sınırlarına dayandığında, her alanda  “utanç duvarları”nı ördüğüne şahitlik ediyoruz. 
• Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da mültecilerin kabulüyle ilgili uygulamalarda Hristiyan olma kriteri temel kıstaslardan birini teşkil etmektedir. Hükümetlerin tavrı böyle iken Papa François Mart 2016’da Vatikan yayın organına verdiği demeçte, yaşanan kriz karşısında Batılı ülkeleri yardım etmeye çağırmak yerine, onları “Arap İstilası” şeklinde tanımladığı mülteci akınına karşı tetikte olmaya çağırmıştır.
• Yapılan araştırmalar, Avrupa ülkelerine sığınan on binlerce Suriyeli çocuğun kaybolduğunu, Suriyeli kadınların Avrupa’da fuhuş tacirlerinin hedefi olduğunu, organ mafyasının da Suriyeli mülteciler için büyük bir risk taşıdığını ortaya koymaktadır. Avrupa Polis Örgütü Europol’ün verilerine göre, 2014 yılından itibaren 10 binin üzerinde çocuk AB ülkelerine geldikten sonra kaybolmuştur.
• İsviçre, İsveç ve Danimarka gibi ülkeler de sığınmacıların ziynet eşyaları ve paralarına el konulmasını öngören tartışmalı yasaları yürürlüğe soktu. Bu yasalara göre, mültecilere yapılan masraflar yine kendilerinden karşılanacak.
• Batı medyası mülteci krizinin patlak verdiği ilk günden beri ayrımcı bir dil kullanmıştır. Yaşanan mülteci akını sıklıkla “istila” olarak tanımlamıştır. Mültecilerin kabulü “terörizme kapı açabilir” şek-linde manipülatif haberler yapılmıştır. Mizah dergilerinde mültecilerle ilgili aşağılayıcı ifadelere sık sık yer verilmiştir.
 
NE YAPILMALI? 
• Batı’nın sömürgeci politikalarının bir sonucu olan mültecilik bugün onlar tarafından “mülteci krizi” şeklinde bir panik havasında karşılanıyor. Oysa yaşanan süreç Batı’nın kirli hesaplarının bir neticesi şeklinde ortaya çıkan bir “insani kriz”dir.
• Yüzyıllardır sürdürülen sömürgeci politikaların neticesinde yüz milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, varlıklarına el konulmuş, mülteci haline getirilmiş ve ülkelerin bugünkü yoksulluklarının temeli atılmıştır. Bugün bu durumun önüne geçmek için yapılması gereken; soykırım ve sömürge zihniyetinin gerçekleştirdiği eylemlerin yeniden incelenip gün yüzüne çıkarılmasıdır.
• “İnsani yardım çalışmaları” insanların yardıma muhtaç hale gelmesini engelleyememekte acılarını hafifletmekle sınırlı kalmaktadır. Sorunların kökten çözümü için öncelikle insanları yoksullaştırıp yardıma muhtaç hale getiren yapılarla mücadele etmek gerekmektedir.
• Kültür-Sanat dünyası ve medya organlarının yaşanan hak ihlallerine daha duyarlı bir biçimde hareket ederek, ortaya koyacakları; belge, belgesel ve her türlü sanatsal ürün, yaşanan haksızlıkların gündemde tutulmasında ve kamuoyu oluşturulmasında hayati bir rol oynayacaktır.
• Dünya üzerindeki her ülke kendi öz kaynaklarını özgürce kullanabilmelidir. Eğitim ve sağlık politika-ları yeniden ele alınıp sömürge yönetimlerinden miras kalan “geri bırakıcı” yöntemler bir an evvel terk edilmelidir. Sömürge döneminden kalma antlaşmaların tamamı bu bakış açısıyla yeniden değerlendirilmeli ve gerekli değişiklikler yapılmalıdır.
• BM, NATO, UCM gibi uluslararası sistemin temel kurumların sorgulanarak, adil bir biçimde yeniden tasarlanmalıdır.
Kayıt Tarihi : 1.3.2018
Bu sayfa 265 defa ziyaret edilmiştir.