Orta Afrika, Mısır ve Suriye Örneğinde Ayrıştırma, Çatıştırma, Bölme
Orta Afrika, Mısır ve Suriye Örneğinde Ayrıştırma, Çatıştırma, Bölme
“Orta Afrika, Mısır ve Suriye Örneğinde Ayrıştırma, Çatıştırma, Bölme” başlıklı basın açıklamamız UHİM merkezinde Yönetim Kurulu Üyesi Metin Kutlubay tarafından kamuoyuna sunuldu.
 
Küresel sistem dünyayı yeniden dizayn etme girişimlerini, genel olarak “ayrıştırma”, “çatıştırma” ve “bölme” politikaları üzerinden sürdürmektedir. Sistemin temsilcisi konumundaki devletler, dünyanın dört bir tarafındaki çıkar çatışmalarında bu üç ana yöntemden en uygun olanı uygulamak amacıyla hareket etmektedir. Bu yapılırken başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, NATO, Uluslararası Ceza Mahkemesi, kredi derecelendirme kuruluşları gibi uluslararası yapılar devreye sokulmakta, yazılı, görsel ve sosyal medya organları kullanılmaktadır. Bu durum, bugün derin bir kaosa sürüklenen Orta Afrika Cumhuriyeti, Mısır ve Suriye örnekleri incelenerek görülebilir.
Orta Afrika Cumhuriyeti’nin 6. Cumhurbaşkanı olan Francois Bozize, göreve geldikten 10 yıl sonra, Fransa tarafından desteklenen, içerisinde çeşitli Müslüman ve Hristiyan unsurların yer aldığı, özellikle Çad ve Sudanlı milislerle İslamcı süsü verilmiş Seleka adlı ittifak tarafından Mart 2013’te devrilmiştir. Hükümetin Mart 2013’te düşürülmesinin ardından geçici bir hükümet kurulmuş ve ülkenin 18 ay içerisinde seçime götürülmesi kararı alınarak Seleka tasfiye edilmiştir. Bu süreçte Seleka üyeleri tarafından ülkedeki Hristiyanlara karşı saldırı ve yağmalamalar gerçekleştirilmiş, örgütün liderinin Müslüman olması ve örgütte yer alan Müslüman unsurlar sebebiyle, bu eylemler ülkede yaşayan Müslümanlara mal edilerek, ilerleyen aylarda gerçekleştirilecek din temelli kıyımın zemini hazırlanmıştır. Nitekim Hristiyan Balaka adlı çete tarafından Aralık 2013’te şiddet eylemleri gerçekleştirilmeye başlanmış ve önce tasfiye edilen Seleka örgütünün üyelerini, ardından Müslüman halkı hedef alan infazlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Ülkede tırmanan şiddet olaylarını bahane eden Fransa ise hızlı bir şekilde BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkartarak ülkede bulunan askerlerinin sayısını arttırmaya başlamış, Afrika Birliği askerleri de BM ve Fransa askerlerine eşlik etmiştir. Bu süreçte Srebrenica’yı hatırlatan tek taraflı bir silahsızlandırma uygulaması ile savunmasız bırakılan Müslüman topluluk, Balaka üyelerini cesaretlendirirken, katliamların sayısı da her geçen gün artmıştır. Ülkede yaşanan çatışma ortamı siyaset ve medya organlarının da yanlı yaklaşımlarıyla gün geçtikçe dini bir hüviyete bürünmüştür. Bugüne kadar bir arada yaşan Hristiyan ve Müslüman topluluk arasında suni bir gerilim oluşturularak ülkedeki Müslüman nüfus baskı altına alınmıştır. Batılı siyasetçilerin demeçleri ve uluslararası medya organlarının yayınlarında, ülkedeki Müslümanların komşu ülkelerden gelen yabancılar olduğu, ülkenin asıl sahibinin Hristiyanlar olduğu ve şiddet olaylarını tırmandıranların Müslümanlar olduğu gibi gerçeği yansıtmayan söylemler sürekli olarak vurgulanmıştır. 2014 yılının ilk aylarında tüm dünyanın görmezden geldiği insani bir krize dönüşen olaylar, dünya kamuoyuna da yansıtılmamaktadır. Bugüne kadar binlerce insan vahşice katledilmiş, yüzbinlerce Müslüman hayatta kalmak için ülkesini terk etmek zorunda kalmış, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin Müslüman nüfustan arındırılması politikası adım adım uygulamaya sokulmuştur. Hemen her şeyini kaybederek ülkeden göç eden Müslümanların geriye dönüş ihtimalleri de son derece düşüktür; zira kurulacak yeni yönetimin Müslümanların dönüşünü zorlaştıracak yasal düzenlemeler yapması öngörülmektedir. Böylece Orta Afrika Cumhuriyeti’nde din temelli bir “ayrıştırma” politikası çok kısa bir süre içinde gerçekleştirilmektedir.
Orta Afrika Cumhuriyeti’nde küresel sistemin kontrolü altında gelişen bu süreçte, sahip olduğu zengin maden kaynakları etkili olmaktadır. Sömürge döneminden gelen kazanımlarını kaybetmek istemeyen Fransa, diğer Afrika ülkeleri ile olduğu kadar Orta Afrika ile de güçlü ekonomik ilişkiler kurmaya başlayan Çin, özellikle uranyum yataklarının keşfinden sonra Orta Afrika ile temaslarını arttıran ABD, ülkedeki yatırımlarını her geçen gün büyüten İngiltere ve Kanada gibi küresel aktörler, bu kaos ortamını avantaja çevirmenin hesaplarını yapmaktadır. Böylece Orta Afrika Cumhuriyeti zengin yeraltı kaynaklarının daha kolay sömürülebilmesi için din temelli bir “ayrıştırma” zemini oluşturularak kaosa sürüklenmekte ve bu durum ülkeyi dış müdahaleye açık hale getirmektedir.
MISIR, 2012 yılında, tarihinde ilk kez demokratik seçimlerle kendi yöneticilerini seçerken, yeni dönemde işbaşına gelen Muhammed Mursi yönetimde kaldığı süre boyunca Avrupa, ABD, Körfez ve Suud basını tarafından sürekli “Hüsnü Mübarek’ten sonra yeni bir diktatör” olarak lanse edilmiştir. Aynı şekilde Batılı siyasiler de bu yöndeki demeçleri ile Mısır’daki yeni yönetimi baskı altına almaya çalışmıştır. Bu dönemde Tahrir Meydanı’nda gerçekleştirilen Mursi karşıtı protestolar özgürlükçü olarak nitelenirken, mevcut yönetime destek veren Rabiatü’l-adeviyye Meydanı’ndaki gösteriler ise gerici, fundamental ve aşırı uç olarak takdim edilmiştir. Küresel sistemin bu tavrı Mısır’da gerçekleştirilen askeri darbe sürecinde de aynen devam etmiştir. Mursi’yi yeni bir diktatör olma yolunda ilerlemekle suçlayan küresel aktörler, seçilmiş devlet başkanını silah zoruyla deviren güçler için diktatör, bu hukukdışı uygulamalar için de darbe tabirini kullanmamıştır. Avrupa’da yayın yapan uluslararası medya organları Mısır’daki askeri darbe sürecinde meydanlarda toplanan ve demokratik haklarını savunan yüzbinlerce insana ateş açılması, yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesi ve binlerce kişinin yaralanmasını katliam olarak değil “çatışma” olarak lanse etmiştir. Küresel sistemin çıkarları gerektirdiğinde durumdan vazife çıkartarak yargılama süreci başlatan Uluslararası Ceza Mahkemesi de Mısır’da cunta rejiminin bu katliamlarını görmezden gelmiş ve harekete geçme ihtiyacı hissetmemiştir. 
Mısır, Arap coğrafyası üzerinde sahip olduğu siyasal etkinliği ile küresel sistemin arzu etmeyeceği bir örneklik teşkil etmemesi ve İsrail’in güvenliği açısından bir tehdit unsuru haline gelmemesi için statükonun eline terk edilmekte ve ülkedeki farklı unsurlar arasında bir “çatışma” ortamı oluşturulmak istenmektedir. Mısır’da bugün yaşanan sürecin arkaplanında, ülkede demokratik yollarla işbaşına gelen Müslüman Kardeşler geleneğinin siyasetten tasfiye edilerek, marjinalleştirilerek ve terörize edilerek Ortadoğu’da özellikle Arap coğrafyası için bir örnek teşkil etmesinin önlenmesi hedefi yatmaktadır. Bu sebeple başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki krallıkların da işine gelecek şekilde Mısır’da Vahhabi hareketler küresel sistem tarafından öne çıkartılarak desteklenmekte ve böylece Mısır’da dini, mezhebi ve siyasi bir “çatışma” ortamı oluşturulmak istenmektedir. Diğer taraftan, Mısır’da göstermelik yargılamalarla alınan idam kararlarının, Sisi’nin cumhurbaşkanlığı sürecinde siyasi bir hamle olarak kullanılması ihtimali de oldukça yüksek gözükmektedir.
SURİYE ise üç yıldır devam eden bir içsavaşa mahkum edilmiştir. İçsavaş yüzbinlerce ölü, milyonlarca mülteci ve harap olmuş bir ülkeye mal olurken, küresel aktörlerin çıkar çatışmaları ve başta BM olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşların olaylara seyirci kalması, İslam dünyasının çözüm üretmekten uzak pasif yaklaşımı sebebiyle Suriye bölünmenin eşiğine getirilmiştir. İçsavaşta bugüne kadar yaklaşık 200 bin kişi yaşamını yitirmiş, 3 milyon insan göç etmek zorunda kalmış, 9 milyon kişi yardıma muhtaç hale gelmiştir. Ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin yaklaşık yarısını ise çocuklar oluşturmaktadır. Evlerini, işlerini, eğitim hayatlarını ve sahip oldukları maddi manevi varlıklarını ülkesinde bırakmak zorunda kalan milyonlarca insan, sığındıkları ülkelerde son derece zor koşullar altında yaşam mücadelesi vermektedir. Mültecilerin önemli bir bölümü konteynır ve çadır kentlerde barınırken, yaşamlarını devam ettirebilmek için gerekli olan zaruri ihtiyaçları da genellikle devletler ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan yardımlarla karşılayabilmektedir.
Suriye küresel sistem açısından çok yönlü hesaplar barındırmaktadır. Şii ve Sünni dünyanın karşı karşıya getirilmek istenmesi, Türkiye ve İran arasında bir sürtüşmeye sebep olması, Türkiye’nin Suriye üzerinden Sünni ve Şii dünyayı yakınlaştıran politikalarının durdurulması, Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini tehdit edecek bir yapının engellenmesi gibi sebeplerle Suriye içsavaşa sürüklenmiş ve “bölünme”nin eşiğine getirilmiştir. Küresel sistemin Mısır’da sürdürdüğü politikalarla birlikte düşünüldüğünde, Mısır’daki süreç tamamlanmadan Suriye’de içsavaşın bitmesine izin verilmeyeceği açıktır.
Genel hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu örnekler, küresel sistemin ayrıştırma, çatıştırma ve bölme politikalarının bugün Orta Afrika, Mısır ve Suriye üzerinde nasıl uygulandığını deşifre etmeyi ve büyük resme dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Geçmişte birçok ülkenin bu yöntemlerle nasıl kaosa sürüklendiği hatırlanacak olursa, söz konusu politikaların önümüzdeki süreçte de uygulanmaya devam edeceği anlaşılabilir. Küresel sistemin bu politikaları karşısında toplumsal bir bilinç oluşturulmalı ve dünya üzerinde olup bitenler bu gözle değerlendirilmelidir.
 
BASIN BİLDİRİSİ / 13 Mayıs 2014
         Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
Kayıt Tarihi : 13 - 5 - 2014
Bu sayfa 792 defa ziyaret edilmiştir.