“İNSANLIK” AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDA ÖLDÜRÜLÜYOR
 “İNSANLIK” AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDA ÖLDÜRÜLÜYOR
Arap Baharı olarak adlandırılan kurgu devrimler, 2011 Mart ayı itibariyle sınır komşumuz Suriye’yi de etkilemiştir. Bu tarihten sonraki gelişmeler sonucu Suriye vatandaşlarının büyük bir kısmı, yaşama tutunabilmek adına, mülteci konumuna düşmüşlerdir. 2019 Kasım ayında BM’nin resmi açıklamasına göre ülkemizde 3 Milyon 744 bin 926 Suriyeli mülteci bulunmaktadır. 
 
Uluslararası belgelerde özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni sistemde mültecilerin statülerine ilişkin bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla söz konusu mecburi mültecilik hali,  bütün devletlerin çözmesi gereken bir durum olmuştur. Bu alanda düzenleme öngören ilk belgeler, “1951 Cenevre Sözleşmesi” ile “1967 New York Protokolü”dür. Buna göre; taraf devletler, bu uluslararası hukuk belgelerinden doğan somut yükümlülüklerini; mülteci statüsü kazanmış olan bireylere oturma izni, çalışma izni, hatta vatandaşlığa kadar varan geniş hakları vererek yerine getirmek zorundadırlar. Uluslararası hukuka göre BM üyesi bütün devletlerin mülteci konumunda yer alan kimselere uluslararası koruma sağlama ve sorunlarına çözüm bulma yükümlülükleri bulunmaktadır. Türkiye, bu yükümlülüklerine uygun davranarak kendisine sığınan bütün mültecilere gerekli kolaylığı sağlamış, milyonlarca insanın  mal ve can güvenliğini, sosyal haklarını güvence altına almıştır.
 
Bu süre zarfında özellikle Avrupa Birliği, uluslararası hukuk bağlamında bu sorumluluğu üstlenecek hiçbir irade ortaya koymadığı gibi kendi topraklarına ulaşmasını istemedikleri mülteciler için de Türkiye’nin  sıkı tedbirler  almasını sağlamak üzere her türlü şantaj ve tehdit politikasını yürürlüğe koymuştur. Türkiye’nin müktesep hakkı olan birçok konu mültecilerle ilişkilendirilerek bir baskı unsuru haline getirilmiş ve bu haklar  Türkiye’ye sağlanmamıştır. Göçmenliğin ve mülteciliğin ekonomik olduğu kadar sosyo-kültürel hayata etkisi de AB için tedirginlik yaratan bir husus olarak algılanmıştır. 
 
Ülkemizce ısrarla savunulan sınırda güvenli bölge kurulmasına yönelik talep bugün bir kez daha ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrupalı devletlerin sanki bir savaş alanı ile tampon bölgeymiş gibi yaklaştıkları Türkiye, asla böyle bir sıfatla kendini konumlandırmamaktadır. Yapılan tüm harekatlar mültecilerin kendi topraklarında kalmasını sağlamaya dönük olarak gerçekleştirilmektedir. 80 milyonluk ülkemiz de farklı milletlerden 4 milyondan fazla mülteci vardır. Bu oran bütün Avrupa devletlerinin toplamından daha fazla bir rakama denk düşmektedir. Hal böyle iken AB’nin, demokrasi ile insan hakları ilişkisi üzerinden yaptığı bütün güzellemeler ve örneklemeler bu tablo da anlamsız kalmaktadır. Bu durumun en somut ifadesi Yunanistan sınırında karşımıza çıkmaktadır. 27 Şubat akşamı Türkiye’nin aldığı Mültecilerin serbest geçiş hakkı kararı sonrasında  Avrupa’ya gitmek isteyen mülteciler, AB’nin Yunanistan sınırına ulaştıklarında hiç ummadıkları sert bir müdahale ile karşılaşmışlardır. Demokrasinin beşiği olarak görülen ve her zaman Atina demokrasisinin mirasını taşıdığını  iddia eden Yunanistan, savaştan korunmak için kaçan, dönecek bir yurtları bulunmayan mazlum konumundaki mültecilere ateş açmak suretiyle üç kişiyi öldürmüştür. Vefat eden mültecilerin içinde bulundukları zorunluluk  koşulları düşünüldüğünde, bu ölümler  asla kabul edilemez bir insanlık suçudur.
 
Sınırda biriken mültecilere karşı kullanılan gaz bombaları, ateşli silahlarla müdahale, deniz yolunu kullanan mültecilerin botlarının batırılması Avrupa Birliği’nin müdahale enstrümanları olarak öne çıkmaktadır. Sınırı geçmeyi başaran mülteciler Yunanlı fanatiklerin saldırılarına maruz  kalmaktadırlar. 
Daha önce  resmi işlemleri esnasında bile büyük bir ayrımcılığa ve soyguna tabi tutulan mülteciler Avrupa’daki aşırı sağ eğilimli militarist terörist unsurların adeta önüne atılmaktadırlar. Bu tablo insan haysiyeti ve onurunu aşan bir durumdur.
 
Uluslararası hukukun koruma altına aldığı, yerlerinden savaş nedeniyle uzak kalan ve dönecek yerleri olmayan mültecilere AB’nin Yunanistan eliyle uygulamış olduğu bu müdahalenin ne hukukta ne de insanlık ma’şeri vicdanında yeri yoktur.  
 
Avrupa Birliği’nin anayasası olarak kabul edilen Lizbon Anlaşması ile bağlayıcı hale gelen İnsan Hakları ile ilgili düzenlemelerin gerçek manada uygulandığına bütün dünyanın şahitlik etmesinin yolu mültecilere uygulanacak hukuki muameleden geçmektedir. 
 
Unutulmamalıdır ki dünyanın dengeleri değişebilmektedir. Bugünün karar vericileri, yarının mültecile-ri; bugünün mültecileri de yarının karar vericileri olabilirler. Tıpkı II. Dünya Savaşı’nda Hitler’den kaçan binlerce Avrupalının ve bilhassa Yunanlının  Suriye’nin Halep kentinde bulunan Al Nayrab kampına mülteci olarak sığındıkları gibi. Sadece Suriye de değil, Mısır, Filistin, Lübnan da Avrupalı savaş mağdurları için kamplar kurulmuştur. İnsanlığı ayakta tutacak olan, kim olursa olsun ve nereye sığınırsa sığınsın mültecilerin hukukunu koruyacak bir bakış açısının egemen olmasıdır. Oysa pek çok Avrupalı devlet mevcut mevzuatlarını yetersiz görerek mültecilerin ülkelerinde barınmalarını engelleyecek yeni mevzuatlar yaratma çabasına girmişlerdir.
 
Bu utanç verici çaba ile birlikte mültecilerin Avrupa’nın sınır kapılarında yaşadıkları trajedi milenyum sonrası AB’nin yaşattığı en büyük hayal kırıklığı olarak tarihe geçecektir.
                                                                                                
                                                                                     
 
   BASIN BİLDİRİSİ / 04 Mart 2020 Çarşamba
   Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
 
Kayıt Tarihi : 4.3.2020
Bu sayfa 517 defa ziyaret edilmiştir.