“Haksızlığa Uğradık; Yakın Otobüsü!”
“Haksızlığa Uğradık; Yakın Otobüsü!”
Ülkemizde ve Dünya’da olup bitene ilişkin  "Haksızlığa Uğradık: “Yakın Otobüsü!" başlıklı basın açıklamasını UHİM adına, yöneticilerimizden Yusuf Şahin yaptı.

Yaşadığımız coğrafya yeni bir süreçten geçiyor. ABD ve diğer küresel güçlerin, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında hayata geçirmeyi planladıkları yeni sömürü politikası, son aylarda yaşanan olaylarla daha net görülmeye başlandı. Sudan’da Darfur bahane edilerek körüklenen içsavaşın neticeleri alındı ve Ocak 2011’de gerçekleştirilen referandumla Sudan iki ayrı devlet olarak bölündü. Yeryüzünde kendi çıkarlarına hizmet etmeyen hiçbir güce tahammülü olmayan ABD’nin başını çektiği küresel ittifak, etnik grup ve inanç farklılıklarını kışkırtarak Sudan’ı da böylelikle kontrol altına almış oldu. Bölünmeden önce yüzölçümü bakımından Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan, böylelikle 18. yüzyıldan beri uygulanagelen bir kuralın yeni kurbanı oldu: “Böl-Parçala-Yönet!” 
Uzun yıllar küresel güçlerin desteğiyle Ortadoğu coğrafyasındaki varlıklarını devam ettiren diktatörlerin yeni dünya düzenine uygun olarak tasfiye edilmesi süreci, Sudan’ın bölünmesinden sonraki ikinci adım oldu. Tunus ile başlayan, daha sonra Mısır, Yemen, Bahreyn ve Libya’ya sıçrayan olayların şimdiki durağı da Suriye... Başından bu yana birer halk devrimi olarak lanse edilen olaylarda, süreci başlatan muharrik güç halkın kendisi olsa da, ilerleyen günlerde süreci kendi planları doğrultusunda yönlendiren, eskiden olduğu gibi yine küresel güçler oldu. Her ülkede farklı sebep ve sonuçları olan bu süreç Libya’da etnik ayrılık baz alınarak gerçekleşecek bir bölünmeyi işaret ediyor. Diğer ülkeleri de benzer süreçlerin beklediğini görmek zor değil. 
Küresel güçler, statükocu yerli işbirlikçileri ile birlikte, Türkiye’de de Cumhuriyet tarihi boyunca benzer uygulamalar gerçekleştirdiler. Farklılıkları körükleyerek toplumsal yapıyı zedeleyen, özgürlükleri kısıtlayan, yaşam alanlarını daraltan, tektipleştirici bir eğitim anlayışını benimseyen, sosyal adaletsizliği yaygınlaştıran, ahlakî yozlaşmaya çanak tutan, darbelerle askerî vesayeti sürekli kılan, demokratikleşme süreçlerini baltalayan bütün statükocu uygulamaların aslında küresel güçlerin hegemonik düzenlerinin korunmasını sağlayan uygulamalar olduğu bugün artık biliniyor. 1. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu coğrafyasına hapsedilen, 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş yıllarında Sovyet tehdidine karşı kanat ülkesi olarak konumlandırılan Türkiye, son yıllarda ekonomik kalkınma, demokratikleşme ve kendi coğrafyasıyla yakın ilişkiler kurma yolunda ciddi adımlar atmış bulunuyor.
Türkiye’de son yıllarda kazanılan bu ivme, en temelde statükonun zayıflatılmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu süreç yalnızca sivil iktidarın değil, diğer sivil yapıları ve siyasi kanallarıyla tüm toplumun mücadelesiyle kazanılmıştır. Dolayısıyla elde edilen kazanımlar herhangi bir kesimin değil, tüm kesimlerin kazanımı olarak görülmelidir.
Dünyada ve Türkiye’de olup biten bu hadiseler birlikte okunduğunda, büyük benzerlikler taşıyan ve birlikte yürüyen bu süreçlerin birbirinden bağımsız olmadığı görülecektir. Dünya üzerinde farklı din, mezhep, etnik köken ve dünya görüşlerine sahip insanların birlikte yaşadığı coğrafyalar, söz konusu farklılıkların küresel güçlerin sömürgeci politikaları çerçevesinde ayrışmaya ve çatışmaya dönüştürülüyor. 
Benzer bir senaryo Türkiye’de de sahnelenmeye çalışılıyor. Yıllardır Türk-Kürt ayrımını körükleyen ve yüzlerce yıldır aynı coğrafyayı paylaşan, aynı milletin fertleri olan insanları çatıştıran küresel güçlerin yerli temsilcileri, bugün bir taraftan Kürt milliyetçiliğini, diğer taraftan Türk milliyetçiliğini canlandırarak yeni bir çatışma ortamı yaratmaya çalışıyor. Etnik kimliğin esas alındığı bir tarz benimseyerek siyaset yapmaya çalışanlarsa, maalesef bu projenin taşeronluğunu üstlenmiş oluyor.
Öte yandan son yıllarda yine bu siyasi anlayışın söylemleriyle şiddeti meşrulaştırıcı bir rol üstlendiği ve şiddeti sistematikleştirdiği de görülüyor. Söz konusu anlayışın yakın süreçte dillendirmeye başladığı ‘sivil itaatsizlik’ söylemi de, bu söylemle ciddi bir tezat teşkil edecek şekilde şiddet eylemlerini körüklemekten başka işe yaramadı. Son dönemde bazı sivil toplum kuruluşları, medya organları, entelektüeller ve hukukçuların da bu yaklaşıma destek verdiği söylenebilir. Bu destekle öteden beri ‘Türk halkı-Kürt halkı’, ‘Türk toplumu-Kürt toplumu’ gibi söylemlerle öne çıkartılarak körüklenen ayrımcılığın yaygınlaşması da giderek kolaylaşıyor.
Ayrımcılığı körükleyen ve şiddeti meşrulaştıran bu yaklaşımın en yakın örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. 12 Haziran 2011’de yapılacak seçimlere bağımsız aday olarak başvuran BDP destekli adaylardan bazılarının adaylıklarının YSK tarafından antidemokratik bir kararla reddedilmesi üzerine gerçekleştirilen şiddet olayları, kararın hukuka ve demokrasiye aykırılığı üzerinden değerlendirilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyor. BDP’nin olayın sorumlusu olarak itham ettiği AK Parti de dahil olmak üzere MHP dışındaki tüm siyasî partilerin karşısında durduğu bu karar sonrasında, Türkiye’nin dört bir tarafında başgösteren şiddet olayları pek çok kesim tarafından normal karşılanarak içselleştirilirken; YSK’nın hukuk dışı kararı karşısında gösterilen demokratik tavır, işyerlerinin, ulaşım araçlarının ve bizzat insanların zarar gördüğü şiddet olayları karşısında gösterilmiyor ve adeta, “Haksızlığa uğradık; yakın otobüsü!” mantığı meşrulaştırılıyor. Öte yandan partinin üst düzey yöneticilerinin “Bölgede biz yoksak, hiç kimse olamaz”, “Bu karar bir savaş ilanıdır” benzeri açıklamaları da, faşizan bir mantığın ve şiddetin siyasetle kılıflandığını gösteriyor. Etnik milliyetçiliği esas alarak siyaset yapmaya çalışmak, sanıyoruz insanlığın en ilkel düşünce tarzıdır.
Son yıllarda farklılıkların toplum tarafından zenginlik olarak algılandığı bir bilinç düzeyine erişme noktasında önemli adımların atıldığı Türkiye’de, bu kazanımların kaybedilmesi ve geçmişte farklı örneklerini yaşadığımız çatışma ortamlarının yaratılması için yoğun çaba sarfediliyor. Yakın süreçte yaşadığımız deneyimler, dünya coğrafyası üzerinde gerçekleştirilen oyunların Türkiye’de de prova edildiğini gösteriyor.
Öte yandan sivil toplum örgütleri, entelektüeller, akademisyenler ve topluma yön veren diğer tüm unsurların da bu süreçte büyük resmi görmesi hayati önem taşıyor. Şiddet, devlet güçlerince gerçekleştirildiğinde de, sivil bireyler tarafından uygulandığında da kabul edile­mez. Evresel insanî ve ahlakî değerler, bize, şiddetin kabul edilemez ve karşı çıkılması gereken bir şey olduğunu söyler. Bizi her türlü haksızlığın karşısında olmaya sevkeden vicdanlarımızın, şiddeti mazur görmemizi de engellemesi gerekmez mi?! 
 
BASIN BİLDİRİSİ / 23 Nisan 2011
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
 
 
Kayıt Tarihi : 23 - 4 - 2011
Bu sayfa 788 defa ziyaret edilmiştir.