Gezi Parkı’nın Ağaçlarını Kim Suluyor?
Gezi Parkı’nın Ağaçlarını Kim Suluyor?
"Gezi Parkı'nın Ağaçlarını Kim Suluyor?" adlı basın açıklamamız Üsküdar'da bulunan tarihi Balaban Tekkesi'nde  UHİM Başkanı Ayhan Küçük, Hukuk Direktörü Avukat Mustafa Demiral ve Yönetim Kurulu Üyesi Atıf Gönenç tarafından yapıldı.

Gezi Parkı’nda hayata geçirilmesi düşünülen projeye karşı bir protesto olarak başlayan ve ilerleyen günlerde tüm Türkiye’ye yayılan olaylar, iç ve dış saikleri açısından farklı dinamikleri barındırmaktadır. Her şeyden önce UHİM olarak Gezi Parkı olayları esnasında hayatını kaybedenlerin ailesine başsağlığı diliyor, yaralanan tüm güvenlik görevlisi ve göstericilere acil şifalar diliyoruz.
Şiddete yönelmeyen ve demokratik taleplerini dile getirerek hak arama mücadelesine giren bireyler, gösterilerin özellikle ilk üç gününde etkin olmuş, ancak dış faktörlerin de olaylara müdahil olması ile sürecin seyri bu aşamadan sonra değişmiştir. İlk günlerde polisin protestoculara müdahalesinde ve özellikle biber gazı kullanımında aşırılıklar yaşanmış ve bu durum toplumun her kesimi tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
Ancak ilerleyen günlerde olayların seyrinin değişmesi ile birlikte marjinal grupların sürece dahil olması, göstericilerin şiddete başvurması, kamu malına ve çevreye zarar verilmesi benzer bir tepkinin bu kez pro­testoculara yönelmesine yol açmıştır. Gösteriler esnasında özellikle Ankara’da Başbakanlık binasına ve İstanbul Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’ne saldırıların gerçekleştirilmesi düşündürücüdür. Öte yandan gösteriler süreç içerisinde gitgide Başbakan Erdoğan’ın şahsını ve ailesini hedef alan hakaret ve küfürlerle siyasî üslubun dışına çıkılmıştır.
ABD’li ve Avrupalı siyasilerin yaşananlardan kaygı duyduklarını ifade eden, Türkiye’nin bir diktatörlük olduğunu öne süren açıklamalarının adeta organize bir biçimde peşpeşe sıralanması, dünya siyasetine yön veren küresel aktörlerin Gezi Parkı olaylarına nasıl yaklaştığını açıklamaktadır. Gezi Parkı eylemleri sürerken Papa Francis’in “20. yüzyılın ilk soykırımı Ermenilere yapılmıştır” şeklindeki ifadeleri, Türkiye’de yaşanan sürecin küresel aktörler tarafından yönlendirilmeye ve araçsallaştırılmaya çalışıldığını göstermiştir.
Uluslararası medya kuruluşları da Gezi Parkı olaylarını benzer şekilde ele almış, yanlı ve kışkırtıcı haberleri ile dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş, olayları manipüle etmiştir. CNN, BBC, Reuters, Associated Press, el-Cezire gibi yayın organlarının Taksim’den saatlerce süren canlı yayınlar yapması, CNN’in 13 savaş muhabirini Türkiye’ye göndermesi, gösterileri Arap Baharı sürecindekine benzer bir tavırla sunması, Türkiye’de bir içsavaş yaşanıyor izlenimi uyandırmaya çalış­ması gibi hususlar, uluslararası medya organlarının sürece yaklaşımına da­ir önemli ipuçları vermektedir. Uluslararası medya organlarının ken­di ülkeleri dışında yaşanan toplumsal hadiselere yaklaşım biçimi dü­şündürücüdür. Ülkemizdeki anaakım medya da bu süreçte başarılı bir sınav verememiştir.
Uluslararası sahada gerek siyasî mercilerin, gerek medya organlarının Gezi Parkı olaylarına yaklaşımı incelendiğinde, Batı’nın öteden beri süregelen İslamofobik tutumunun devam ettiği görülecektir. Nitekim son dönemde Türkiye ile ilgili olarak uluslararası kamuoyunda ele alınan içki düzenlemesi, nüfus artışının teşvik edilmesi vb. konular sürekli olarak İslam’la ilişkilendirilmiş ve Türkiye’de İslamcı bir diktatörlüğe doğru gidildiği algısı oluşturulmaya çalışılmıştır.
Olayların bu noktaya gelmesinde kuşkusuz sosyal medyanın da önemli rolü bulunmaktadır. Daha önce de özellikle ‘Arap Baharı’ sürecinde sosyal medya toplumları yönlendirmek için yoğun olarak kullanılmış ve hızla yayılan yanlı, yanlış ve kışkırtıcı haberlerle halkta tedhiş duygularının oluşması sağlanmıştır. Nitekim Gezi Parkı olayları esnasında da farklı zamanlara ve mekanlara ait görüntüler, Gezi Parkı olayları esnasında çekilmiş gibi gösterilmiş ve toplum kandırılmıştır. Çok sayıda insanın öldüğü, polisin tomalarla insanları ezdiği vb. çok sayıda kışkırtıcı ileti paylaşılmıştır.
Öte yandan reklam sektöründen de süreci kaosa sürüklemeyi hedefleyen uygulamalar gelmiştir. Global ölçekte faaliyet gösteren ve reklam sektöründe yaklaşık 5 milyar Dolar’lık bir yekûna yön veren medya satın alma ajansları, hızlı bir şekilde reklam iptaline gitmiş, böylece Gezi Parkı’nda yaşanan süreci destekleyen yayınlar yapmayan medya organları bir anlamda cezalandırılmıştır.
Yaşanan süreç bütüncül bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, küresel aktörlerin Türkiye’de yaşanan bazı gelişmelerden duydukları rahatsızlık karşısında harekete geçtiği ve Gezi Parkı sürecinin de bu anlayışla kullanıldığı görülecektir. Türkiye’nin son yıllarda tarihsel misyonuna uygun şekilde uluslararası kamuoyunda itibarının artması, ekonomik alanda dünyadaki kriz ortamına rağmen istikrarlı bir gelişme göstermesi, ülkedeki vesayetçi anlayışa ve statükoya karşı önemli adımların atılması ve terör sorununun çözümünde ciddi bir mesafenin kat edilmesi, faiz lobisi başta olmak üzere Türkiye üzerinden haksız kazanç el­de eden lobileri engelleyecek önlemler alınması da ülkemize karşı du­yulan rahatsızlığın diğer saikleridir. Ancak dışarıda rahatsızlık u­yan­dıran bu olumlu gelişmeler ve ülkede mevcut olan “her şeyin iyi gittiği” savına karşılık olarak, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere devlet yöneticilerinin üslubu ve toplumla iletişim kurma biçimi, şehircilik alanında yaşanan olumsuz gelişmeler, yaşam tarzına ve kişisel tercihlere müdahale edildiği, hükümetin küresel sermaye ile olan ilişkisi ve Suriye politikası gibi konularda farklı çevrelerden pek çok eleştiri de yöneltilmektedir. Bununla birlikte bu eleştiriler ülkedeki siyaset mekanizması içerisinde çözümlenebilecek niteliktedir.
Gezi Parkı olayları, devletin ve devlet yöneticilerinin toplumla ilişki kurma biçimini yansıtması bakımından da bize önemli veriler sunmaktadır. Protestoların özellikle ilk günlerinde, Başbakan Erdoğan’ın protestolara yaklaşım biçiminde, kullandığı ifadelerde ve üslubunda hatalar olduğu görülmektedir. Bu süreçte, ülkesinde yaşanan gelişmelere karşı duyarlılık gösteren ve demokratik haklarını kullanan vatandaşların sesine tam olarak kulak verilmemiş ve güvenlik güçlerinin göstericilere aşırı ve gereksiz müdahaleleri söz konusu olmuştur. Kısacası ülkemizde uzun yıllar yerleşik olarak bulunan toplumu ve vatandaşı değil devleti önceleyen güvenlikçi anlayışın yansımaları görülmüştür. Demokratik yönetimlerde vatandaş yalnızca sandıkta oy verirken değil, yöneticilerin karar alma ve uygulama süreçlerinde de söz hakkına sahip olmalıdır. Nitekim süreç içerisinde başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun tüm kesimleri muhatap alan, müzakereye yönelen açıklamaları ve bu doğrultuda içinde göstericilerin de yer aldığı heyetlerle görüşmeler gerçekleştirmeleri, bu sürecin kazanımları olarak zikredilebilir.
Gezi Parkı sürecinden çıkarılacak sonuçlar ve konu ile ilgili önerilerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:
  • Gezi Parkı olayları ile AK Parti hükümetinin uygulamalarından ziyade, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yürütülen, siyasî üslubun tamamen dışında, organize hakaret ve küfür içeren, yakışıksız bir üslubun hâkim olduğu yıpratma kampanyasına dönüşmüş ve gösteriler başlangıç aşamasındaki gayesinden sapmıştır.
  • Toplumsal taleplerin uluslararası sistem tarafından manipüle edilmemesi için ülkeyi yöneten siyasî ve bürokratik kadrolar bu talepleri doğru okumalı ve meşru zeminlerde tartışılmasını sağlamalıdır.
  • Küresel aktörler, Gezi Parkı olaylarını ilk günlerden itibaren hararetle desteklemiş, tek taraflı yorum ve beyanatlarıyla olayları anlamaktan ziyade, Türkiye’deki süreci kendi politikaları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmışlardır.
  • Uluslararası medya organları, Türkiye’de yaşanan sürece dair ma­ni­pülatif bir dil kullanmış, yapılan haber ve yayınlarla bilgilendirme­den ziyade, objektif habercilikle bağdaşmayacak bir biçimde Tür­kiye’de bir içsavaş yaşandığı izlenimi uyandırılmaya çalışılmıştır.
  • Küresel sistemin Gezi Parkı olayları süresince siyaset ve medya organları aracılığıyla olaylara yaklaşımında kullandığı dil ve tercih ettiği söylem, Batı’daki İslamofobik tutumun devam ettiğini göstermektedir.
  • Ana muhalefet partisi, Gezi Parkı sürecinden siyasî çıkar elde et­mek istemiş ve kendisine destek veren tabanının meydanlara dökül­mesini teşvik edecek bir söylemi benimsemiştir.
  • Sosyal medyada sürekli karşılaşılan ve Gezi Parkı sürecinde de etkisi hissedilen yalan haber üretmekle ilgili olarak toplum bilinçlendirilmeli ve konu ile ilgili olarak var olan hukukî boşlukla ilgili gerekli düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
  • Süreç esnasında yaşananlar yaşam tarzı farklılıklarının bazı kesimlerce şiddete dönüşebileceğini göstermiştir. Nitekim eylemler esnasında özellikle başörtülü bayanlara karşı gerçekleştirilen hakaret ve saldırılar, toplumun bir arada yaşama ve farklılıklara tahammül gösterme gibi erdemlerine gölge düşürmüştür.
  • Gezi Parkı olaylarının ilk günlerinde güvenlik güçlerinin kullanmış olduğu şiddet kabul edilemez. Toplumsal talepler şiddet kullanılarak bastırılmamalı, şiddet içermeyen toplumsal hareketlilikler güvenlik zaafiyeti olarak algılanmamalıdır. Güvenlik güçleri bu gibi durumlarda topluma müdahale etmek için değil, güvenliklerini sağlamak için görev almalıdır.
  • Gezi Parkı olaylarının özellikle ilerleyen aşamalarında protestocuların uyguladığı şiddet hiçbir şekilde kabul edilemez. Hiçbir hak ta­lebi, kamuya ait alanlar işgal edilerek, insanlara, çevreye ve kamu mallarına zarar verilerek elde edilemez.
  • Ülkeyi yöneten siyasî kadrolar genç nesli anlamak, anlamlandırmak ve böylece daha sağlıklı nesillerin yetişmesine zemin hazırlamakla yükümlüdür.
  • Ülke yönetiminin başında bulunanlar sadece aldıkları oya güvenerek hareket etmemeli, icraatlarında toplumla müzakere yoluna git­melidir. İletişim olanaklarının giderek arttığı günümüzde, toplumla diyalog kurmanın pek çok yönteminin olduğu unutulmamalıdır.
  • Bununla birlikte, olayların seyri içerisinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun sorunu diyalogla çözmeyi hedefleyen tavırlarının yanısıra, protestocular, sanatçılar ve toplumun farklı kesimlerinden temsilcilerin katıldığı görüşmeler gerçekleştirilmesi bu anlamda atılmış olumlu adımlar olarak görülmelidir. Bu tavrın kalıcı hale gelmesi ve önümüzdeki süreçte böylesi bir siyaset anlayışının benimsenmesi elzemdir.
  • Gezi Parkı olayları sonrasında toplum tarafından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen destek, desteğin muhatapları tarafından iyi analiz edilmelidir. Verilen bu desteğin, hükümetin politikalarından ziyade küresel sistemin uygulamalarına karşı bir duruş olarak algılanmalıdır.
  • Küresel sistem Gezi Parkı olaylarından sonra da Türkiye’ye çeşitli vesilelerle müdahale etmeye devam edecek ve bunu ülkemizin insanları için değil kendi çıkarları için yapacaktır. Dolayısıyla bu süreçlerde zarar görenin Türkiye olacağı açıktır. Bu sebeple toplumun tüm kesimlerinin aklıselimle hareket etmesi ve küresel sistemin ülkemiz üzerindeki operasyonlarına karşı uyanık olması gerekmektedir.
BASIN BİLDİRİSİ / 21 Haziran 2013
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
 
Raporumuzu incelemek için asagıdaki linke tıklayınız:
Kayıt Tarihi : 21 - 6 - 2013
Bu sayfa 1110 defa ziyaret edilmiştir.