Direnişe Selam, İşgale Devam!
Direnişe Selam, İşgale Devam!
BM'nin Libya'ya müdahalesi ile ilgili "Direnise Selam İşgale Devam!" başlıklı basın açıklamasını UHİM adına, dernek merkezimizde Hukuk İşleri Direktörü Avukat Mustafa Demiral yaptı.


Hak ihlallerinin artması kadar, belki daha da tehlikeli olan; ihlallerin savaş bölgelerinde yaşananlardan ve özgürlük alanlarına dair kimi hukukdışı uygulamalardan ibaret olarak algılanması. Bugün hak ihlallerine dair zihinlerde yerleşen bu algının da, aslında başlıbaşına bir ihlal olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu eksik ve yanlış anlaşılmanın doğal bir sonucu olarak, insan yaşamını ilgilendiren hemen her alanda gerçekleşen ve tahrip gücü çok daha yüksek ihlaller gereğince tartışılmıyor ve bu alanlarla ilgili bir mücadele biçimi geliştirilmiyor. Siyasetten hukuğa, sağlıktan eğitime, medyadan kültür-sanata, ekolojiden savaşa, ekonomiden tarihe uzanan bu ihlal dalgasının nelere mâlolduğunu tesbit edebilmek için öncelikle söz konusu alanlarda yaşananlara bu perspektiften bakmak ve olayların arkasındaki nedenleri irdelemek gerekiyor.

Dünya üzerinde yaşanan gelişmeler kamuoyuna sunulduğu şekliyle değil, olayların arkasındaki asıl sebepler göz önünde bulundurularak değerlendirmelidir. Son aylarda Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar da böylesi bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyor. Ancak yavaş yavaş bölge üzerindeki sis bulutları dağılmaya ve taşlar yerine oturmaya başladı. Tunus’ta başlayan ve peşisıra Mısır, Yemen, Bahreyn ve Libya’da devam eden olaylar zinciri; küresel güçlerin Ortadoğu’daki yeni işgal politikasının ne olduğuna dair önemli ipuçları veriyordu. Nitekim beklenen oldu ve BM Libya’ya müdahale kararı aldı. Daha önceki pek çok örnekte olduğu gibi, bu kez de müdahalenin Libya’nın ve Libya halkının menfaatleri için olduğu söyleniyor. Ancak geçmiş tecrübelerimiz bize bunun küresel güçlerin yeni bir oyunu olduğunu açıkça gösteriyor. Ortadoğu’daki diktatörlük rejimlerinin artık miadını doldurduğu ve küresel güçlerin bölgedeki varlıklarını eskisi gibi devam ettirebilmeleri için sözde demokratik rejimlere ihtiyaç duyduk-larını görmek zor değil.
Ortadoğu’da yaşanan olaylar maalesef başından beri birer ‘halk hareketi’ olarak görüldü. Dünya kamuoyu, özellikle İslam coğrafyası, Ortadoğu halklarının diktatörlüklere karşı ayaklanarak demokratikleşme sürecinin fitilini ateşlediklerine inandırılmaya çalışıldı. Türkiye’de de; medyadan sivil topluma, siyasî kanallardan akademik camiaya kadar hemen her alanda, sürecin bu şekilde algılandığı ve Ortadoğu’da yaşananların birer ‘halk devrimi’ olduğu iddia edildi. Özellikle ülkemizde, duygusallıktan öteye geçemeyen bu yaklaşım, beraberinde, süreci destekleyici bir işleve büründü ve ‘Devrime Selam Direnişe Devam’ anlayışıyla içselleştirildi. Süreci doğru okumaya çalışan ve temkinli bir yaklaşım sergileyenler de yine aynı duygusallıkla eleştirildi ve komplo teorisi üretmekle suçlandı.
Bu süreçte, toplumu aydınlatmak ve ona yön vermek iddiası ve misyonu taşıyanların bu yaklaşımlarının, şaşırtıcı bir rahatlığa ve rahatsız edici bir basiretsizliğe tekabül ettiğine hep birlikte şahit olduk. Küresel güçlerin hâlihazırda dünyanın dört bir tarafında sürdürdüğü işgallerin canlılığını muhafaza ediyor olması ve olayların yaşandığı coğrafyanın İsrail için hayatî önem taşıyor olması bile maalesef oyunu fark etmemiz için yeterli olmadı. Küresel güçlerin Darfur’u bahane ederek başlattığı, medya, insan hakları örgütleri ve UCM’yi bir taşeron gibi kullandığı süreç sonunda Sudan’ı böldüğü ve Güney Sudan’daki milyarlarca Dolar’lık petrol rezervlerine el koymak için gerekli altyapıyı hazırladığı son marifetinin üzerinden de sadece birkaç hafta geçmişti oysa. Öte yandan Ortadoğu’daki olayların başladığı ülke olan Tunus’taki belirsizlik sürerken, Mısır’da yönetim askerî cuntaya terk edilmiş durumda. Kaosun yaşandığı diğer ülkeler Yemen ve Bahreyn’de ise Şii-Sünni çatışması üzerinden kardeş kanı akıtılmaya çalışılıyor.
Türkiye’de kimi zaman ‘oyunun kuralları’nın dışına çıkarak, yaşanması muhtemel işgallere dikkat çekmek isteyen siyasetçiler de, maale-sef karşılarında ‘sivil aktivistler’i, ‘direniş yanlıları’nı ve onların ‘direnişimizi size kirletmeyiz’ içerikli yazılarını buldular.
Zulme başkaldırı asla küçümsenemez! Başta Ortadoğu olmak üzere, dünya coğrafyasının dört bir yanında, halklarına zulmederek iktidarını sürdüren diktatörlerin uygulamaları meşru kabul edilemez! Ancak bu diktatörlerin, halklarının başına, bugün kendilerini Ortadoğu halklarının demokratikleşme sürecine adayarak onları bu zalim diktatörlerden kurtaracaklarını iddia eden küresel güçler tarafından bizzat yerleştirildiklerini ne çabuk unutuyoruz! Halklarını sömürerek biriktirdikleri milyarlarca Dolar’lık servetlerini Avrupa bankalarında saklayan bu diktatörlerin hesaplarına elkonulması; küresel güçlerin Orta-doğu halklarının koruyucusu olduğuna mı, yoksa söz konusu diktatörlere yıllardır lojistik destek sağladıklarına mı işaret eder, düşünülmelidir.
Öte yandan özellikle Fransa’nın, Libya’ya müdahale sürecinde üstlendiği rol irdelenmelidir. Yakın bir geçmişte Cezayir’de yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olan sömürgeci Fransa’nın, bugün bölgenin hamiliğine soyunması, büyük resmi daha net görmemize yardımcı olacaktır. Yine başta Fransa olmak üzere, İtalya ve diğer küresel güçlerin, çok kısa süre önce Libya ile milyarlarca Dolar’lık anlaşmalara imza atmış olması da göz ardı edilmemelidir. Artan ihtiyaçları karşısında kaynakları giderek azalan küresel güçlerin, yüzlerce yıllık alış-kanlıklarıyla, yeniden bu coğrafyaya yöneldiği ve yeni bir sömürge dalgasının fitilini ateşlemeye çalıştıkları açıktır.
Sorgulanması gereken bir diğer konu; küresel güçler tarafından ateşe atılan coğrafyalar sayesinde ayakta duran silah sanayinin, sirkülâsyonun devamı için yeni çatışma bölgelerine ihtiyaç duyduğu gerçeğidir. Suudi Arabistan’ın son yıllarda 100 milyar Dolar’a yaklaşan silah anlaşmaları başta olmak üzere, Ortadoğu ülkelerinin başdöndürücü silah alımlarını canlı tutmaya çalışan küresel güçlerin, bölgede mevcut silahların tüketilmesine ve böylece yeni anlaşmaların önünün açılmasına dair bir hesap güttükleri de ortadadır.
Libya’ya müdahaleyi adım adım hazırlayan küresel güçler, bu süreçte medya gücünü ciddi biçimde kullandılar. Uluslararası haber ajansları yaptıkları haberlerde; ülkenin dört bir yanında katliamların gerçekleştiğini ve insanların sınırlara yığıldığını iddia ettiler. Ancak bizzat Türkiye’den bölgeye giden muhabirlerin bu iddiaları geçersiz kılan tanıklıkları, uluslararası medya kanallarına müdahale sürecinde biçilen rolü ifşa etmeye yetiyor.
Ortadoğu’da yaşananların dünya kamuoyu tarafından nasıl algılandığına bakıldığında; son yıllarda politikalarını sivil örgütler kanalıyla dünyaya benimsetmeye çalışan küresel güçlerin, çıkar savaşlarını insan hakları edebiyatı üzerinden sürdürdükleri bu yöntemlerinde ne kadar başarılı olduğu açıkça görülüyor. Sürece dair hiçbir sorgulama yapmadan, küresel güçlerin bölgede yeni bir dizayn planlamış olabileceğine dair bir ‘niyet okuması’na girişmeden, olupbiteni coşkuyla ve sevinçle karşılayanların; olaylar karşısında yapılabilecekleri de ‘ACİL YARDIM’dan ibaret görmeleri, süreç karşısında ‘İNSANİ YARDIM’ cephesinde konumlanmaları ve meydanlarda yükselen ‘KAHROLSUN ABD, TERÖRİST BM’ sloganlarına zemin hazırlamaları vicdanî tatminin ötesinde bir yarar sağlamayacaktır. Türkiye’nin sivil toplum örgütleri, medyası ve siyasî mercileriyle olaylara müdahil olması, süreci belirleyici bir rol üstlenmesi, kendisine biçilen bu pasif rolü kabullenmemesi ve oyunbozucu bir misyonu üstlenmesi gerekir.
Öte yandan BM kararlarının hukuka uygunluk bakımından bu kadar kolay kabul görmesi de şaşırtıcıdır. Yüzlerce ülkenin ortak kanaatini temsil etmesi gereken kararların, birkaç ülkenin girişimiyle alınabildiği bilinirken, bizzat devlet yekililerinin dahi kararın hukukiliğini savunucu bir söylemi benimsemesi son derece yanlıştır.
Bütün bu olanlar karşısında hafızalarımızı tazelemeli, geçmiş tecrübelerin ışığında olayları yeniden değerlendirmeli ve toplumun tüm kesimleri olarak bu sağlıklı değerlendirmeler ışığında etkin bir tavır geliştirmeliyiz. Başta Libya halkı olmak üzere, tüm Ortadoğu coğrafyası için yapılması gereken şey; küresel güçlerin aynı senaryoyu bir kez daha sahneye koymasını engellemek için mücadele etmektir.

 

BASIN BİLDİRİSİ / 21 Mart 2011
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul

Kayıt Tarihi : 21 - 3 - 2011
Bu sayfa 515 defa ziyaret edilmiştir.