Çözüm Süreci: ‘Fırsatlar ve Riskler’
Çözüm Süreci: ‘Fırsatlar ve Riskler’
"Çözüm Süreci: ‘Fırsatlar ve Riskler’" adlı basın açıklamamız Üsküdar'da bulunan tarihi Balaban Tekkesi'nde  UHİM Hukuk Direktörü Avukat Mustafa Demiral ve Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Metin Kutlubay tarafından yapıldı.
 
 
Yaklaşık bin yıla yakındır aynı inanç merkezinde bir olup millet oluşturmuş ve kardeşlik hukukunu esas almış, duygusal ve fizikî birlikteliği olan Türkler ve Kürtlerin; gerçekte olmamasına rağmen suni gerekçelerle varmış gibi gösterilen çatışmasının her ne şekilde olursa olsun sona erdiriliyor olması milletimiz ve bölgemiz adına sevindiricidir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın huzur ve sükûneti için, maddî-manevî kaynaklarımızı daha anlamlı ve faydalı alanlarda kullanabileceğimiz için, medeniyetlere beşiklik etmiş bölgemizin insanlığa armağan edebileceği ilim, kültür ve ahlak değerleri üretebileceği zemine kavuştuğu/kavuşacağı için seviniyoruz. Çünkü insanî ve irfanî değerler, ancak huzur ve sükûnet ortamında üretilebilir. Yürütülmekte olan sürece dair, kalıcı çözüm hedefleyen görüşmeleri ve yaklaşımları bu sebeplerle destekliyoruz. Sakınca ve ihtiyat kaydı elden bırakılmadan, yeni bir aldanma riskini de göz ardı etmeden ‘armudun sapı, üzümün çöpü’ deyişinde saklı olan açmazlara da saplanmadan büyük hedef gözetilerek sürecin sürdürülmesi kurumsal dileğimizdir. Ancak sürecin taraflarını ve aşamalarını anlatmada kullanılan dilin hedeflenen kalıcı ve köklü barışın ruhu ve mantığıyla bağdaşmadığını görmekteyiz.
Kalıcı ve sürdürülebilir huzur ortamı için kavga esnasında öne çıkan dil ve diğer (silah vs.) unsurların behemehâl terk edilmesi zorunludur. Yani kavgayı hatırlatacak sembollerin zihinlerden geri gelmeyecek kararlılıkta silinmesi gerekmektedir. Yaklaşık 30 yıldır devam eden çatışmada kullanılan enstrümanın silah olduğu, kullanılan dilin de ‘eşitlik ve özgürlük’ söylemi ile kamufle edilmiş ‘Kürtçülük’ etnik vurgusu olduğu görülmektedir. Beri tarafta da bu kalkışmayı şiddet yolu ile bastırma yolunu seçen geçmiş dönem devlet zihniyetinin bilinçli ve bilinçsiz bir dizi yanlış uygulamalardan vareste olmadığı bilinmektedir. Süreçte kullanılan dile bakıldığında, etnik kimlik vurgusunun öne çıktığı görülmektedir. Bu süreç ile murad edilen, eskiye ait düşünce ve kurumların terk edilerek huzur ve güven ortamı oluşturmak ise, sürece dair anlatımlarda eski literatürü kullanmak çelişki değil midir? Bu ülkede yaşayan insanları etnisite üzerinden okumaya çalışmak, bu tarz etnik merkezli sözde hak ve eşitlik söylemleri geliştirmek süreci onulmaz bataklıklara saplamayı beraberinde getirecektir. Böyle bir okuma biçimi, sınırötesi küresel odakların ülkemizi etnik ve mezhebî yönden parçalamalarına yönelik planlarının hayatiyet kazanmasını beraberinde getirecektir.
Tercih edilen bu yaklaşım ve kullanılan dildeki bu özensizlik nedeniyle ulusal ve uluslararası toplumlarda ‘Türkler ve Kürtler arasında devam eden savaşın barışla sona erdiğine’ dair bir algı oluşmaktadır. Bu hastalıklı algının ilerde doğuracağı sorunların mevcuttan daha büyük olacağını kestirmek zor değildir. Sık tekrarlarla öğretilen yanlış algının aksine gerçek ise farklıdır. Tarihte olduğu gibi bugün de Türkler ve Kürtler etnik, kültürel ve inanç temelli kavga etmiş değillerdir. Kavga etmedikleri gibi, etnik farkındalık dahi yaşamamışlardır. Sorun, Türkiye’nin belirli bir bölgesinde yaşayan Kürtlerin, belirli bir dönem devlet yönetimine egemen olmuş dar bir bürokratik zümre tarafından yok sayılması, hor ve hakir görülmesi, kaba yöntemlerle baskı altına alınma çabalarına karşı, kendisini Kürtlerin hak ve özgürlüklerini savunduğu iddiasıyla ve Marksist ideolojiden çıkarımlar elde ederek şiddete yönelmiş marjinal bir gurubun çatışmasıdır. Ne devlet adına hareket etmiş olanların bu milletin inanç ve değerleri ile ilgisi vardı, ne de Kürt halkı adına hareket ettiğini iddia edenlerin Kürtlerin değerleri ile… Devlet erkinin yukarıda anımsattığımız hatalı kullanımından ötürü, şiddet ve etnik esaslı kalkışma belirli bölgede yaşayan halk arasında yatay zenginliğe kavuşmuş olsa da tarihî ve mer’î gerçekliğe uygun düşmeyen bir durum ortaya çıkmıştır. Hâsılı, çatışma hiçbir zaman toplumlar düzeyinde olmamıştır ve topluma mal edilebilecek bir kargaşa ortamına dönüşmemiştir. Bu sebeple bu milleti oluşturan kardeşlerin savaşından bahsetmek mümkün değildir.
 
Süreçte Gözetilmesi Gereken Hassasiyetler:
Yürümekte olan görüşmelerin ve yeni uygulamaların, ârızî ve anlamsız bir sürtüşmenin bertaraf edilme çabası olduğu unutulmamalıdır. Etnik kavga ve etnik vurgularla süreci tanımlama ve domine etmenin tehlikeli tuzaklar ihtiva ettiği bilinmelidir. Çünkü bu minvalde yürütülen süreçte taraflar arasında vuku bulacak en küçük olumsuzluklar etnik çağrışımlar üzerinden taraflara mal edileceğinden, bütünleşme ve sükûnete değil, güvensizlik ve kopmaya doğru giden sürece hizmet edecektir. Bu süreçte tarafların yapacağı muhtemel uygulama hataları geri planda duran ‘büyük akıl’ denilen geniş kitleler tarafından düzeltilebilecektir. Ancak bu hatalar etnik temelli ele alınırsa zaten hatayı etnik gruplar yaptığına göre düzeltmek kime düşecektir?
Süreçte toplumun manevî önderleri, İslam âlimleri, bu coğrafyanın inanç ve medeniyet birikimini özümsemiş, kardeşlik hukukunu ve hakkaniyeti gözeten münevverleri, fikir adamları, sanatçılar vs. yol gösterici olmalı, milletimizi aydınlatmalıdırlar.
Huzur ve güven ortamının kalıcı ve sürdürülebilir olması ve başarıya ulaşabilmesi için tarihî, kültürel ve inanç temelli ortak değerlere vurgu yapılması, ayrıştıran ve ötekileştiren dilden zinhar uzak durulması elzemdir. Bu süreçte kullanılan dilin, kardeşlik, kulluk, millet/ümmet, vatan, hak/hakkaniyet ve adalet temelli oluşturulması bundan sonraki durumun ve yaşadığımız coğrafyanın sulh ve selameti açısından temel şartlardandır.
Yürümekte olan bu yeni sürecin aslında ‘barış süreci’ olarak isimlendirilmesi de hatalıdır. Çünkü barış, savaşan iki devletin, iki toplumun savaşı sona erdirip savaş sonrası şartlar üzerinde anlaşmaya varmalarına verilen isimdir. Oysaki mevcut durum bu tanımlamaya denk düşmemektedir. Doğrusu, ‘huzur ve güven süreci’, ‘kardeşlik süreci’ gibi isimlendirmelerle anılması literatür üzerinden edinilecek algılar açısından daha sağlıklı olacaktır.
30 yıldır devam eden bu huzursuzluğun ülke dışı küresel aktörler tarafından yönlendirildiği, ülke içinde bu terör ortamından beslenen işbirlikçi mihrakların bulunduğu ve bu odakların Türkiye’nin huzura kavuşmasından rahatsız olacakları göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple bu kargaşa ortamını yönlendiren ve bölgesel dizaynda kullanmak isteyen küresel aktörlerin aldatıcı işbirliğinden ve etkisinden uzak durmak çözüm için olmazsa olmaz bir şarttır.
Devam eden süreçte meydana gelebilecek baltalama girişimleri ve sürecin ruhunu ve özünü etkilemeyecek basit tutum ve davranışlara takılıp kalarak süreç akamete uğratılmamalıdır. Bu ülkenin de içinde bulunduğu bölgenin yeni bir şekillenme sürecinden geçmekte olduğu, küresel aktörlerin bölge üzerinde yadsınamaz stratejik hedefleri olduğu, kendi sorunumuzu kendi inisiyatifimizle çözemediğimiz takdirde mutlaka dış müdahale ile istemediğimiz seçeneklerin dayatılacağı da unutulmamalıdır.

BASIN BİLDİRİSİ / 3 Nisan 2013
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
Kayıt Tarihi : 3 - 4 - 2013
Bu sayfa 1875 defa ziyaret edilmiştir.