Avrupa’da Yükselen Ayrımcılık Nefret, İslamofobi ve Irkçılık
Avrupa’da Yükselen Ayrımcılık Nefret, İslamofobi ve Irkçılık
“Avrupa’da Yükselen Ayrımcılık: Nefret, İslamofobi ve Irkçılık” adlı raporumuzun tanıtıldıgı basın açıklamamız 12 Mayıs 2015 Salı günü Baglarbası Kongre ve Kültür Merkezi'nde Baskan, Ayhan KÜÇÜK tarafından kamuoyu ile paylasıldı. Program kapsamında konu ile ilgili yurtiçi ve yurtdısından konusmacıların da yer aldıgı panel ve resim sergisinden olusan biri dizi etkinlik gerçeklestirildi.
 
Bugün Avrupa’ya kıta dışından göç etmiş, başta Müslümanlar olmak üzere, farklı din, dil ve ırktan milyonlarca insan bulunuyor. Çeşitli gerekçelerle yaşadıkları topraklardan ayrılan bu insanlar acaba neden buradalar? Yüzlerce yıldır milyonlarca insan neden vatanını terk ediyor? Bu göç dalgaları yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanabilir mi? Yoksa bu süreci tetikleyen başka etkenler mi var? Varsa, Avrupa’nın bunda payı ne kadar? Bugün de başta Afrika ve Ortadoğu olmak üzere, dünya üzerinde yaşanan kaos ortamı, yeni göç dalgalarına zemin hazırlayıcı bir rol üstlenecek mi?
Peki, göçmenler Avrupa’da nasıl muamele görüyorlar? Her şeyden önce can ve mal güvenlikleri sağlanıyor mu? Yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olduklarında, diğer vatandaşlarla eşit haklara sahip oluyorlar mı? Yeterli siyasi temsile sahipler mi? Eğitim imkanlarından eşit ölçüde faydalanabiliyorlar mı? Bilgi ve becerileri ölçeğinde istihdam edilebiliyorlar mı? İnançlarını özgürce yaşayabiliyor, düşüncelerini dile getirebiliyorlar mı? Dini ve kültürel farklılıklarını yaşamalarına izin veriliyor mu? Sosyal, siyasal, kültürel hayatta ayrımcılığa maruz kalıyorlar mı?
UHİM olarak bu ve benzeri soruların peşine düşerek hazırladığımız rapor çalışmamız esnasında, pek çok Avrupa ülkesine ziyaretler gerçekleştirdik. Siyasiler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve göçmenlerle görüştük. Raporumuzu hazırlarken bu ziyaretlerimiz esnasında elde ettiğimiz bilgi ve belgelerden, görüşme kayıtlarımızdan ve gözlemlerimizden istifade ettik. Ayrıca raporumuzun oluşturulmasında, konu ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından daha önce yayımlanmış uluslararası pek çok rapordan, ulusal ve uluslararası medyada yer alan haberlerden yararlandık.
“Avrupa’da Yükselen Ayrımcılık” başlıklı raporumuzun temel hedefi nefret, İslamofobi ve ırkçılık bağlamında Avrupa’da yaşayan göçmenlerin karşı karşıya kaldığı süreçleri irdelemek ve tartışmaya açmaktır. Bugün var olan sorunların gelecekte yaşanmaması, sorunlara yol açan sebepleri ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır. Raporumuzun bu doğrultuda atılacak adımlara yardımcı olmasını temenni ediyoruz.
Hazırladığımız rapor sonucunda ulaştığımız sonuçları ve konu ile ilgili çözüm önerilerimizi kısaca sunmak istiyoruz:
Yabancı kökenliler, Avrupa ülkelerinde nüfuslarıyla kıyaslanamayacak ölçüde düşük bir siyasi temsile sahiptir. Bu durumun başlıca sebepleri; bu yönde uygulanan devlet politikaları, siyasal katılımı teşvik edecek politikaların geliştirilmemiş olması ve eğitim imkanlarından yoksun bırakılmalarıdır. Siyasal temsilin yanısıra, 3 milyon Türkün yaşadığı Almanya’da, 6 milyon Mağripli ve 2.5 milyon Afrikalının yaşadığı Fransa’da, AB dışı ülkelerden gelen göçmenlerin sayısı 1 milyonun üzerinde olan Hollanda’da ve 1 milyona yakın yabancı nüfusu barındıran Belçika’da, üst düzey bürokrat, yerel yönetici, kamu görevlisi gibi ülkenin karar mercilerinde söz sahibi olan yabancı kökenliler nüfuslarıyla kıyaslanamayacak kadar düşüktür.
Yabancılara ilişkin konularla ilgili yasal düzenlemeler önyargılı, yetersiz ve hakkaniyetten uzak bir anlayışla sürdürülmektedir. Örneğin Almanya’da yabancılarla ilgili yasal düzenlemeler kamu güvenliği ve polislerle ilgili kanunlar arasında yer almakta, yani Almanya yabancılarla ilişkilerini güvenlik meselesi üzerinden görmektedir. İngiltere’de “terörle mücadele” adı altında yasalaşan uygulamalar, ülkede yaşayan Müslümanlar açısından ciddi sorunlara yol açmaktadır. İspanya’da İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlatılan “Aşırı Dinci Müslüman Nasıl Belli Olur?” başlıklı kitapçık da benzer bir yaklaşımın neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerde antisemitizm ve homofobi alanında gerekli yasal düzenlemeler yapılmakta, siyaset, akademi ve sivil toplum alanında yeterli düzeyde çalışmalar sürdürülmekte ise de, benzer bir çabanın Müslümanları hedef alan ayrımcı politikalara ve uygulamalara karşı sürdürüldüğünü söylemek mümkün değildir.
Müslümanların maruz kaldığı ayrımcı uygulamalar, nefret içerikli söylemler ve fiziksel saldırılar “İslamofobi” kavramıyla ele alınmaktadır. Ancak “İslam korkusu” anlamına gelen bu kavram mevcut durumu yansıtmamakta, Müslümanlara yönelik şiddetin temelinde korku değil düşmanlık olduğu görülmektedir.
Eğitim alanında yabancılara karşı uygulanan ayrımcılık anaokulu safhasından başlamakta ve çok acı sonuçlar doğurmaktadır. Çocukların akademik hayatını tayin etmekte belirleyici rolü olan ve henüz ilkokul çağında gerçekleştirilen yönlendirmelerde çiftestandart uygulanmaktadır. Fransa ve Almanya’da yabancı kökenli ailelerin çocukları Türkiye’de “özel eğitim”e tekabül eden ve zeka geriliği yaşayan çocukların eğitim aldığı okullara yönlendirilmektedir. Yapılan görüşmelerde bu yöndeki uygulamaların uzun yıllardır devam ettiği, gerek hukukçulardan, gerek sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden, gerek velilerden alınan bilgi ve tanıklıklarla tesbit edilmiştir. Öte yandan Hollanda ve İsviçre gibi ülkelerde yaşayan Müslüman nüfus, özel okul açma konusunda siyasi engellere muhatap olmakta, diğer din mensuplarına verilen haklar Müslümanlara verilmemektedir.
Avrupa’da Müslümanların maruz kaldığı ayrımcı uygulamalar gündelik hayatın her alanına sirayet etmiş durumdadır. Örneğin Müslüman aileler ev kiralamakta zorlanmakta, başörtülü ya da sakallı bir Müslüman bu görünüşü sebebiyle işten çıkartılmakta, isminden Müslüman olduğu anlaşılanların iş başvuruları çoğunlukla dikkate alınmamakta, okul idareleri düzenledikleri organizasyonlara Müslüman velilerin katılmasını engellemekte, başörtülü bayanlar fitness, havuz vb. spor komplekslerine kayıt yaptırırken sıkıntı yaşamaktadır. Bu tip sıkıntılar özellikle Fransa, Hollanda, Almanya ve İngiltere gibi göçmen nüfusun yoğun olduğu ülkelerde son derece sıradan ve hemen her gün karşılaşılan sıkıntılar olarak kayıtlara geçmektedir. Son dönemde Türkiye’nin gündemine gelen Almanya’da erkek çocuklarının sünnet ettirilmesinin yasaklanması da bu kapsamda hatırlanabilir.
Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde faaliyet gösteren Gençlik Daireleri, son derece basit nedenlerle yabancı kökenli çocukları ailelerinden koparmaktadır. Resmi veriler Gençlik Daireleri tarafından alınan çocuk ve gençler arasında Müslüman ailelerin çocukları nüfuslarına oranla büyük bir çoğunluğa tekabül etmektedir. Çocuklar uzun süre aileleriyle görüştürülmemekte, kendi inanç ve kültür değerlerine uzak ailelere verilmekte ve mahkemeler de kararlarını Gençlik Dairelerinin raporları doğrultusunda vermektedir. Gençlik Dairelerinin bu ayrımcı politikaları sebebiyle çocukları ellerinden alınan ve büyük bir mağduriyet yaşayan ailelerin sayısı onbinlerle ifade edilmektedir.
Irkçılığı politika olarak benimseyen, İslamofobik politikalarıyla bilinen partiler Avrupa’nın pek çok ülkesinde iktidar ya da iktidar ortağı olmuş ve olmaktadır. İsveç, Norveç, Danimarka ve İsviçre bu ülkelerden birkaçıdır. Irkçı siyasal söylemin popülaritesi, Avusturya, İtalya, Hollanda gibi ülkelerde bu partilerin sayısının ve desteğinin artmasına yol açmaktadır. Irkçı partiler yerel seçimlerde de önemli oy oranları almakta, Avrupa’nın hemen her ülkesinde bu partiler tarafından yönetilen belediyeler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu anlayışın toplum tabanında da çok yaygın olarak kendisine zemin bulduğunu söylemek mümkündür. Örneğin Alman Federal Bankası (Deutsche Bundesbank) eski yönetim kurulu üyesi ve SPD partisi üyesi Alman siyasetçi Thilo Sarrazin’in kaleme aldığı ve Türklere hakaretlerle dolu “Deutschland Schafft Sich Ab/Almanya Kendini Yok Ediyor” adlı kitap Almanya’da 2 milyon satmıştır. Daha da vahimi toplumun büyük bir kısmı Sarrazin’in yazdıklarının doğru olduğunu düşünmektedir.
Yabancılara karşı beslenen kin ve nefret sebebiyle Avrupa’da her yıl binlerce şiddet olayı gerçekleşmekte, bu olaylar can ve mal kaybına sebebiyet vermektedir. Hemen her gün yabancılara ait bir ev, işyeri ya da araç kundaklanmakta, ibadethanelere çeşitli saldırılar düzenlenmekte, insanlar dış görünüşü sebebiyle sözlü/fiziksel saldırı ve tacize maruz kalmaktadır. Medya organları ve siyasilerin 11 Eylül ve IŞİD üzerinden oluşturduğu algı Müslümanlara karşı gerçekleştirilen nefret suçlarında çok ciddi artışa sebebiyet vermiştir. Sadece Almanya’da 2014’te 10 bine yakın ırkçı ve İslam karşıtı saldırı gerçekleşmiş olması oldukça ürkütücüdür.
Avrupa medyası hem kendi ülkelerinde hem de dünyanın diğer coğrafyalarında gerçekleşen olayları yansıtırken ayrımcı bir dil kullanmakta, bu neo-emperyal tavır, Avrupa’da yükselen ayrımcılığı tetiklemektedir. Avrupa merkezli küresel medya organlarının, Türkiye’deki Gezi olayları ve Mısır’da yaşanan askerî darbe sürecini yansıtırken kullandığı manipülatif ve provokatif dil bunun açık bir göstergesidir. Bu süreçte başta Almanya basını olmak üzere, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın önde gelen yazılı ve görsel medya organları bu ayrımcı dili benimsemiş, ancak benzer tarihlerde Almanya ve İngiltere’de yaşanan toplumsal hadiseleri ise görmezden gelmeyi tercih etmişlerdir.
Avrupa’da ayrımcılık sorununun ortadan kaldırılması için hayata geçirilmesi gerektiğini düşündüğümüz çözüm önerileri şu şekilde sıralanabilir:
  • Avrupa devletleri, topraklarına gelen ve nesillerdir kendi ülkelerinde bulunan yabancı kökenli vatandaşlarını artık kendi öz unsuru olarak kabul etmeli ve kıtaya sonradan gelen milyonlarca insana diğer vatandaşlarıyla eşit şartlarda muamele etmelidir.
  • Yabancı kökenlilerinin haklarını koruyacak yasal düzenlemeler hızlı bir şekilde hayata geçirilmeli, yabancıların tehlike altında olan can ve mal güvenlikleri sağlanmalıdır. Bu konuda Avrupa ülkelerindeki idari yapıların yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlar da ikna edici adımlar atmalıdır.
  • BM nezdinde İslamofobi bir suç olarak kabul edilmeli ve gerekli cezai müeyyideler yasalara bağlanmalıdır.
  • “İslamofobi” kavramının bizzat kendisinin İslamofobik bir kavram olduğu gerçeğinden hareketle, Müslümanların maruz kaldığı ayrımcı politikalar ve şiddeti ifade etmek üzere “İslam düşmanlığı”, “İslam karşıtlığı” ve “Müslüman düşmanlığı” gibi ifadeler tercih edilmelidir.
  • TC Avrupa Birliği Bakanlığı bünyesinde İslamofobi için özel bir takip birimi oluşturulmalıdır.
  • Türkiye’nin dış temsilciliklerinde konu ile ilgili ihbar ve danışma hatları oluşturulmalıdır. Bu birimler aracılığıyla ulaşan bilgiler düzenli şekilde dosyalanmalı, arşivlenmeli ve elde edilen istatistik bilgiler ilgili mercilere periyodik olarak takdim edilmelidir.
  • Siyasal merciler ve medya organları özellikle Müslümanlar üzerinden suni algılar oluşturmaktan vazgeçmelidir.
  • Medya organları İslamofobi konusuna hassasiyetle eğilmeli ve bu konuda müstakil birimler oluşturulmalıdır.
  • Avrupa devletleri, barış, hoşgörü, bir arada yaşama kültürü ve farklı inançlara saygı konusunda ikna edici bir yaklaşım sergilemelidir.
  • İslam İşbirliği Teşkilatı, İslamofobi konusunda yaşanan gelişmelerin hukuki süreçlerini takip etmeli ve bu konuda uluslararası hukuk nezdinde girişimlerde bulunmalıdır. 
  • İslamofobi konusunda daha fazla akademik çalışma yapılması sağlanmalı ve bu konuda akademik yapılar ve siyasal merciler teşvik edici bir rol oynamalıdır.
  • Avrupa ülkelerinde yaşayan yabancı kökenliler, bizzat kendileri maruz kaldıkları ayrımcılığa karşı gerekli duyarlılığı göstermeli ve sorunların çözümü noktasında inisiyatif almalıdırlar. Ancak bireysel duyarlılıklar yaşanan sistematik ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yetmeyeceğinden, bu alanda kalıcı kurumsal çalışmalar yapılmalıdır.
  • Avrupa’da ayrımcılık konusunda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, ortak bir hedef doğrultusunda ve koordinasyon içerisinde hareket etmelidir.
  • Avrupa’da yükselen nefret, İslamofobi ve ırkçılığın gündeme taşınması ve uluslararası kamuoyunda etkin bir şekilde tartışmaya açılması için kültür-sanat, siyaset, akademi, sivil-toplum, medya ve iş dünyası temsilcileri ortak bir duyarlılıkla hareket etmelidir.
 
BASIN BİLDİRİSİ / 13 Mayıs 2015
         Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
 
 
Kayıt Tarihi : 13 - 5 - 2015
Bu sayfa 1510 defa ziyaret edilmiştir.