Neoliberal Kapitalizmle Yüzleşmek

Neoliberal Kapitalizmle Yüzleşmek

Neoliberal Kapitalizmle Yüzlesmek
Çekirdek dergisi bahar sayısında liberal kapitalizmi isliyor. Buna karsın derginin dosya konusunun ilk söylesisinin kendisini “insancıl ve yarayıslı oldugu için” liberal kapitalizme yakın hisseden Atilla Yayla ile yapılmıs olması kafaların ne kadar karısık oldugunun önemli bir göstergesi olarak degerlendirilmeli

Malın, kapitalin, emegin, artı degerin, “İslami” sermayenin, neoliberalizmin, heva ve hevesle hareket etmenin mahiyetinin ne oldugu gibi konulara yogunlastıgım bir zamanda Çekirdek dergisinin “Liberal-Kapitalizm” baslıgını tasıyan Bahar sayısıyla karsılastım.

İslam ve ekonomi konularında rahat ve açık bir biçimde konusma yapmanın zorlastıgı zamanlarda, İslam felsefesinin ekonomi meselesi üzerinde yeteri kadar durmamasının talihsizligine deginen çıkıs arayısı, dergiyi çıkaran ekibin yazılarında rahatlıkla görülebiliyor. Ekonominin temel konularında İslâm'ın kesin çizgilerle belirledigi sınırların bir kurama dönüstürülerek yeniçagların idrakine sunulması ve pratiklestirilmesi gibi çalısmaların gerekli oldugu vurgusu en çok dikkat çeken nokta. Bu da hiç kuskusuz bir gayreti, bir çabayı gerekli kılıyor.

Derginin liberal kapitalizm konusunu islemesinin benim açımdan önemi su: İsadamlarının çıkardıgı bir dergi bu. Ekonomiyi sadece kazanma boyutuyla degil bir sistem sorunu olarak ele alan dergi, var olan ekonomik düzenin ayrıntılarına yogunlasmayı öncelemek gerektiginin altını çiziyor.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Yeryüzünde çalısıp çabalayarak hayatını idame ettirmeye çalısan fakat her daim borçlu olan yıgınlar karsısında, finansal kapitalizmle çarkları döndüren ve hesapsız para kazanan az sayıda yapı olduguna dikkat çeken Mustafa Koca, bu duruma sebep olan sistemi sorgulayarak baska ve daha adil bir sistemin düsünülmesi gerektiginin altını çizerek, isadamlarının sadece ekonomi ile degil aynı zamanda ekonomi felsefesi ile de ugrasmak zorunda olduklarını ifade ediyor.

Sıtkı Abdullahoglu ise birçok yerde kapitalizmin günahlarının İslâm'a yüklendigini, bunun neticesinde özellikle sol çevrelerde “müstehzi bir tebessüm vesilesi” yapıldıgını belirterek “Hak konusunda bu kadar yüksek degerlerin sahibi olan ve adeta 'İslâm demek Hak demektir', denebilecek bir sistemin kapitalizm heyulasına karsı kendini ifade edemiyor olmasını hazmedemiyorum” diyor.

Mehmet Hüseyin Bilgin ise kapitalizmin tarihinin krizler tarihi oldugunu vurgulayarak 1960'lı yıllarla 1980 sonrası dönemde kapitalizmin krizden kurtulmak için ortaya koydugu yaklasımları irdeliyor. Keynesçi politikalarla hesaplasmaya giren neoliberal politikaların kapitalizmi yeni bir evreye geçmesini de sagladıgını belirten Bilgin, küresellesme ile birlikte finans kapitalin yükseldigini, kapitalizmin finansallastıgını ve piyasaların küresellestirilme sürecini tasvir ediyor. Neoliberal dönemde uygulanan ekonomi politikaları küre ölçeginde yaygınlasırken aynı zamanda ahlakı da tümüyle devre bırakır. Asırı kâr güdüsünün tetikledigi piyasalardaki spekülatif hareketler kapitalizmin zaten tartısmalı olan “ahlakını” tamamen yıktıgı bir dönem olur. Alınan bütün kriz tedbirlerine ragmen kapitalizm doksanlı ve iki binli yıllarda daha sık bir biçimde krize girmeye baslar. Küresel ekonomik krizin temel nedeninin  neoliberal politikalar oldugunu belirten Bilgin, krizden çıkısın kapitalist ekonominin araçlarının kullanılarak yani Keynesçi bir tarzda devlet müdahalesini içeren  yaklasımlarla çözülemeyecegini  ifade ediyor. Kapitalizm için çözüm arayıslarının krizi bir süreligine asmayı saglamakla beraber kalıcı bir çözüm sunamadıgına deginen Bilgin asıl zorlugun kapitalizme bir alternatif olusturulamamasından kaynaklandıgının altını çizerek sunları söylüyor: “Yasanmakta olan krizin neo-liberal politikalarla kuralsız piyasa ekonomisinin sonunu getirdigine iliskin güçlü inanca ragmen, kapitalizme alternatif olusturabilecek bir gücün hâlihazırda mevcut olmaması, ne yazık ki kapitalizmi alternatifsiz kılıyor. Bir yandan devlet müdahalesini içeren önlemlerle, diger yandan da regülâsyon ve reformlarla krize çare aranıyor. Ancak bu sefer, sistemin içinde üretilen mekanizmalarla da krizin asılmasının çok zor oldugu anlasılıyor.”

Buna karsın derginin ilk söylesisinin kendisini “insancıl ve yarayıslı oldugu için” liberal kapitalizme yakın hisseden Atilla Yayla ile yapılmıs olması kafaların ne kadar karısık oldugunun önemli bir göstergesi olarak degerlendirilmeli. Yayla, neoliberalizm kavramından ziyade liberal kapitalizm kavramını benimsiyor. Bunun da sosyal içerikten yoksullasmayı degil, sosyal içerigi kuvvetlendirecegini iddia ediyor. Ona göre, liberal kapitalizmle saglanan zenginlik neticesinde toplumlar hayır faaliyetlerine kaynak aktarabilirler. Yayla, liberal kapitalizmin ömrünü tamamladıgı seklindeki degerlendirmelere de katılmaz. Liberal kapitalizm Marksistlerin zannettiginin aksine krizlerden güçlenerek çıkmasını bilmistir.  Yayla, modern kapitalizmin yeni bir olgu oldugunu fakat kapitalizmin kendisinin tarihi bir kategori oldugu yönündeki degerlendirmeleri yanlıs bulur; çünkü kapitalizm insanlıgın basından beri var olan bir kategoridir, bunun temel sebebi de insanların kendi yasam sartlarını iyilestirme dogrultusunda dogal bir egilime sahip olmalarıdır. Liberal kapitalizm dısındaki bütün yaklasımların ideolojik bir kurgu oldugu için basarılı olamadıklarını ifade eden Yayla'nın kapitalizmi dogallastıran yaklasımlarını elestiren herhangi bir degininin olmaması dergi açısından temel bir eksiklik. Hatta sunu söylemek bile mümkün: Atilla Yayla ile söylesi yapılmamıs olsa derginin kapak konusu büyük ihtimalle “neoliberal kapitalizm” olacaktı.

Cengiz Ceylan, liberal kapitalizmi adil gören Atilla Yayla'nın aksine mevcut sistemin insanlıga genel bir refah getirmedigini ve daha adil bir sisteme ihtiyaç duyuldugunu ifade etmektedir. Ancak bunu basarabilecek güçlü bir sistemin alternatifin sunulamadıgı gerçegini de kabul etmek gerektigini belirterek düsünsel tartısmaların yogunlasması gereken esas meseleye isaret etmektedir.

İSLAMİ HAREKETLER VE NEOLİBERALİZM

Derginin son kısmında neoliberalizm konusuna yogunlasan iki önemli metin var. Sercan Karadogan'ın “Neoliberalizm ve Türkiye'de Dönüsüm” yazısıyla Derda Küçükalp'in “Neoliberalizm ve İslam” baslıklı yazısı neoliberalizmin mahiyetini anlamak bakımından mutlaka okunmalı. Küresellesme sürecinin en çok neoliberalizmle kol kola gidiyor gibi gözükmekte oldugu tespitini yapan Sercan Karadogan'ın, neoliberalizmin küresellesme sürecinin ikinci evresine tekabül ettigine dair yapmıs oldugu su alıntı dikkate deger: “Tarihsel kapitalizmin bes yüz yıllık varlıgı boyunca iki uzun dönemde iktisadi hegemonya siyasetinin dilini olusturmustur. Bu iki dönemden birincisi klasik liberalizm, ikincisi de neoliberalizm olarak anılmaktadır. Klasik liberalizm İngiltere'nin hegemonya dönemine, Neoliberalizm ise 20. yüzyılın son çeyreginde ortaya çıkan ve “küresellesme” olarak da adlandırılan ABD'nin tehdidi altında süregelen hegemonya dönemine tekabül eder.”

Neoliberal küresellesme rüzgârının çok güçlü estigi dönemde bu esintiden Türkiye'nin nasıl etkilendigi sorusu gündeme gelmektedir.  Karadogan, Türkiye'nin dünya ölçeginde yasanan neoliberal dönüsümün merkezinde bulunduguna isaret ederek su hususun altını çiziyor: “Dünya ile es zamanlı olarak yürütülen neoliberal dönüsüm Türkiye'de bir politika olarak 1980 askeri darbesiyle uygulanma imkânı bulmustur. Siyasi ve ekonomik yapının degismesiyle toplumsal yapıda da köklü degisimler, dönüsümler yasanmıstır.” Kemalizm'in  jakobenligini elestirme imkânının dogdugu bugünlerde “geç kapitalizm” ya da “tüketim kapitalizmi” olarak nitelenen günümüz kapitalizminin siyasal formu neoliberalizmin ve yarattıgı sonuçların aynı ölçüde elestirilemiyor olusu meselenin bütün olarak degerlendirilemeyisinin önemli bir göstergesi olarak görülmelidir.

İste tam bu noktada 12 Eylül sonrasında yükselise geçen İslami hareketliligin bu süreçle olan iliskisini anlamlandırma meselesi gündeme gelmektedir. Temel soru su: İslami hareketler neoliberal politikaların uygulanmasını kolaylastıran bir “aktör” mü olmustur, yoksa var olan kriz durumundan çıkıs için bir alternatif mi olmustur? Neoliberal dönüsüm sürecini analiz eden yaklasımların hemen tümü İslami hareketlerin bu dönüsüm sürecinin gerçeklestirilmesini rıza üreterek kolaylastırdıkları üzerinde yogunlasırlar. Meselenin bu sekilde algılanmasının bir sebebi de Türkiye'de neoliberalizm meselesini tartısan entelektüellerin temel beslenme kaynaklarının “mülkiye” olmasıdır. Mülkiye'de özellikle Korkut Boratav, Erinç Yeldan, Fikret Senses gibi isimlerin ortaya koydukları teorik yaklasımlar pek çok akademik çalısmanın, makalenin ve kitabın omurgasını olusturur. Yaklasımı kısmen farklı olan Karadogan'ın yazısının kaynakçası bunun ufak bir göstergesi olarak dikkate alınabilir.

Karadogan, neoliberalizm ve İslami hareketler iliskisini su sekilde degerlendiriyor: “12 Eylül Askeri Darbesinin her türlü muhalif hareketin üzerinden silindir gibi geçmesiyle hepten bireyselligin girdabına itilmistir. (…) İslami hareketlerin güçlenmeleri ve yayılmaları döneminin tam da bu zamanlara denk düsmesini belki bu noktadan irdelemeliyiz. Bütün muhalif yolları kapatılan ve bireysellestirilen kitleler kendilerine çıkıs yolu olarak cemaatlerin sagladıgı birlik ve kardeslik gibi söylemleri görmüs olmaları tabii görünmekte. Ayrıca İslami hareketlerin 'adil düzen', 'refah', 'reel ekonomi', 'kendi kendine yeten bir ülke' gibi söylemleri popülist söylemler gibi görünmekle birlikte halk için son umut kapısı olarak görüldükleri de olası bir durumdur. Kendisine dayatılan politikalardan ve biçilen rollerden bunalan halkın sistemin düsman gördügü bir yöne kayması bence bir sessiz tepki olarak görülmeli.”

İSLAM NOKTA-İ NAZARINDA NEOLİBERALİZM
Özgürlük söylemiyle tüketim kapitalizminin aynılık mantıgını gizleyen neoliberalizm kisileri pasif bir tüketici haline getirirken onların aidiyet baglarını da asındırmaktadır.    Müslümanların, piyasada talepleri yönlendirilen pasif tüketiciye dönüstürülmelerini son yıllarda yayımlanan moda dergileri basta olmak üzere pek çok gösterge üzerinden okumak mümkün. Fakat neoliberalizm meselesini sadece bu noktalar üzerinde durarak ele almak analizin çok sıg olmasını da beraberinde getirecektir. Sözgelimi sistemi bütüncül olarak analiz etmek yerine basörtüsünün kamusal alanda görünür hale gelmesinin yol açtıgı ve İslami açıdan  kimi olumsuz asınma durumlarını  merkeze alarak  neoliberalizm elestirisi yapmak meselesinin ne kadar sıg algılandıgının bir göstergesi. Derda Küçükalp'in “Neoliberalizm ve İslam” baslıklı yazısı neoliberalizmin özgürlük vaadinin Müslümanlar açısından tehdit olusturdugunu savunurken zaman zaman bu hatalara düsüyor.

Minimal politika, sınırlandırılmıs siyasal iktidar ve küçültülmüs devlet anlayısını esas alan neoliberalizmin bu varsayımlarının Kemalizm karsısında bir çıkıs imkânı olarak görüldügünden dolayı doksanlı yıllardan itibaren İslamcı düsünce tarafından  kısmen de olsa içsellestirildigi biliniyor. Yine bu varsayımların sonucunda sivil toplum ve devleti dogaları geregi iki ayrı düzen biçimi olarak telakki ederek önceligi sivil topluma veren neoliberal yaklasımın önce çekinik olarak daha sonra çekincesiz bir biçimde İslamcı çevreler tarafından sahiplendigi de görülür. Öyle ki bir süre sonra sivil topluma dönük elestirilerin birkaç yazar tarafından gündeme getirilmenin ötesinde herhangi bir anlamı kalmaz. Sivil toplumculugun içsellestirilmesi aynı zamanda İslamcılıgın özel alan siyasetine dogru bir kırılma yasamasını da beraberinde getirir. Tabii bunun henüz   sonuçlanmıs ve tümüyle teslim olunan  bir durum degil,  tabandan degisimi amaçlayan  farklı mücadele stratejilerinin bir parçası olarak okunması da mümkün.

Neoliberalizm ile İslam arasında ciddi birtakım bagdasmazlıkların bulundugunu ifade eden Derda Küçükalp liberalizmin temel kavramlarından “özgürlügü” İslam'da da var kabul ederek özgürlük ve adalet meselesini merkeze alarak Müslümanlar cihetinden neoliberalizme dönük elestirileri su sekilde gündemlestirir: “Neoliberalizm özgürlügü toplumsal kosullardan ve kisinin topluma yönelik sorumluluklarından bagımsız olarak düsünür. Buna karsın İslam, insanının toplumsal baglamını önemser. (…) İslam, cemaate yönelik vurgusuyla, insanın ancak dogru bir toplumsal yasam içerisinde kendini gerçeklestirebilecegini kabul ettigi için, İslam'ın özgürlük anlayısı, pozitif özgürlük anlayısına daha yakındır.”

İslami adalet anlayısının neoliberalizmle niçin uzlastırılamayacagını ise su sekilde açıklar:  “Neoliberalizm ahlaki rölativizmi kabul ederek, iyinin bireysel tercihlere baglı oldugunu ve bu nedenle de herkes için geçerli olabilecek evrensel bir iyinin olmayacagını varsaydıgı için, basta devlet olmak üzere, kimsenin bireylerin tercihlerine ve bu tercihlere göre biçimlenen toplumsal yasama müdahale etme hakkına sahip olmadıgını iddia eder. Buna karsın İslam, bütün herkes için geçerli olabilecek objektif bir iyinin oldugunu ve iyi ile toplumsal düzen arasında organik bir iliskinin bulundugunu varsaydıgı için hem bireysel olarak Müslüman'a hem de siyasal otoriteye, yani devlete, toplumsal yasamda kötülügü düzeltme görevi yükler. İnsanların içerisinde bulunmus oldukları olumsuz ekonomik kosullar da, düzeltilmesi gereken söz konusu kötülük kapsamına girdigi için İslam'ın adalet anlayısı sosyal adalet anlayısına daha yakındır.”

Önemli tespitleri bulunan bu yazıda dile getirilen düsünceler büyük ölçüde Abdurrahman Arslan'ın kitaplarında ve  yazılarında isledigi kavramsal ve epistemolojik çerçeve ile örtüsme halinde.  Neoliberalizm tartısmalarını bu yazılar özelinde bir sonuca baglarsak her seyden önce yazıda ortaya konan neoliberalizm tartısmasının hâkim neoliberalizm tartısmalarından farklı oldugunu belirtmemiz lazım. Ne var ki, ilk bakısta bir avantaj gibi görülen bu epistemolojik fark daha somut degerlendirmelerle desteklenmediginde metafizik bir düzlemde kalma riskini de içinde barındırıyor.

Çekirdek dergisi bütün bu risklere, kapak konusunun “yanlıslıgına” ragmen günümüz ekonomik dünyasını teorik düzeyde tartısmaya kapı aralaması bakımından önemli bir sayı hazırlamıs.

Dünyabülteni