Somali’Ye Barış Nasıl Getirilebilir?

Somali’Ye Barış Nasıl Getirilebilir?

Somali’ye Barıs Nasıl Getirilebilir?

Türkiye Somali konusunda Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yogunlasmalıdır
Türkiye'nin Afrika açılımının basladıgı 1998 yılından beri Afrika'daki hiçbir gelisme Dogu Afrika ve özellikle de Somali'deki açlık krizi kadar Türkiye'nin dikkatini çekmemistir. Birçok sivil toplum kurulusunun yanında iktidar ve muhalefetiyle Türk halkının duyarlılık göstermesi son derece önemlidir ve bunu Türkiye-Afrika iliskilerinde yeni bir dönemin baslangıcı olarak görmek gerekir. Son dönemdeki Türkiye'nin Afrika'ya yönelik aktif dıs politika açılımını temel olarak üç döneme ayırmak mümkündür. 1998 yılında Afrika'ya Açılım Planı'nın kabul edilmesinden 2005 yılında Türkiye'de “Afrika Yılı” ilan edilmesine kadar olan süreyi içeren ilk dönemi daha çok altyapı ve diplomatik hazırlık dönemi olarak görmek gerekir. 2005-2011 arasını ise iliskilerin derinlestirilmeye çalısıldıgı, diplomatik varlıgın yeni açılan elciliklerle pekistirildigi ve Türkiye'de Afrika'ya yönelik ilginin arttıgı bir dönem olarak görmek ve birçok açıdan Türkiye'nin uzun vadeli Afrika siyaseti için bir nevi güç temerküzü yaptıgını söylemek mümkündür. Türkiye'nin Afrika Birligi'nde gözlemci olması, Afrika Kalkınma Bankası'na üye olması ve en önemlisi 2008 yılında İstanbul'da yapılan Türkiye-Afrika Zirve Toplantısı iliskilerin kurumsal boyutunu derinlestirmeye çalısırken; hızla artan ticari iliskiler ve sivil toplum faaliyetleri sosyal ve ticari iliskileri karsılıklı çıkar etrafında yeniden kurmayı amaçlıyordu. Türkiye'nin Somali'deki açlık krizine yaklasımı ve öncülük etmesi Türkiye-Afrika iliskilerinde üçüncü dönemin basladıgının göstergesidir. Bu dönem simdiye kadar olusturulan güç temerküzünün Afrika'da sorun çözmek için etkin bir sekilde kullanılması zorunlulugunu getirmesi yanında bir nevi Türkiye'nin Afrika'daki gerçek etkisinin ölçülmesi için de temel bir veri olacaktır.
Bu açıdan bakılınca Türkiye'nin Afrika'daki ilk sınavı Somali olacak gibidir. Basbakan Erdogan'ın açlık ve Somali'ye çözüm bulma konusunu BM'ye tasıyacagını belirtmesi, Somali'ye yeni bir elçinin atanması ve simdilik niyette de kalsa Somali'ye kalıcı çözüm bulma istegi Türk hükümetinin bu konuda kararlı oldugunun göstergesidir. Fakat tüm bunlara ragmen Türkiye'de Afrika'ya yönelik olarak nasıl bir stratejik yaklasım gelistirilmesi gerektigi konusu yeterince ilgi bulmamaktadır. Somali ve açlık krizi etrafında son dönemde Türkiye'de yasanan tartısmaların da gösterdigi gibi Türkiye'nin Afrika'ya bakısı çogu zaman sloganik olmak üzere daha çok batı-karsıtlıgı, batıyı suçlama ve sömürgecilik temelli olmaktadır. Tüm bunlar Türkiye'de Afrika konusundaki tartısmaların sıglıgını göstermesi yanında, yeterince okumadan yorumlama geleneginin sonucudur. O halde Türkiye'nin muhtemel bir Somali politikası ne olmalıdır ve neleri temel almalıdır? Dogu Afrika'yı nasıl okumak gerekir?
Her seyden önce belirtilmesi gereken sey sudur ki Dogu Afrika son yüzyılda kuraklıktan dolayı birçok felaket yasamıs olup bu durum bölge için yabancı degildir. Fakat bugünkü temel sorun kuraklıga karsı çareler üretebilecek bir siyasi ve ekonomik altyapının olmaması ve olanların da iç savaslar, siyasi istikrarsızlık ve iklim kosullarının da degisiklikler nedeniyle artık etkisiz hale gelmesidir. Dolayısıyla sorunda her ne kadar iklimsel sartlar belirleyici bir rol oynasa da asıl üzerine yogunlasılması gerek siyasi ve ekonomik altyapının yeniden olusturulmasıdır. Bu açıdan bölgesel dengeleri iyi anlamak ve ona göre siyaset üretmek ciddi önem tasımaktadır. 1992 yılındaki BM barıs gücünün basarısızlıgının en temel sebeplerinden birisi Dogu Afrika'daki tarihi siyasi ve jeopolitik dengelerin dikkate alınmamasıdır, bu açıdan bugünkü gelismeleri saglıklı analiz etmek için bölgesel dengenin iyi analiz edilmesi bir zarurettir.
Tarih boyunca Dogu Afrika'daki siyasi ve jeopolitik olarak iki temel denge olagelmistir. Bunlardan ana denge hattını Etiyopya-Somali, yan hattı ise Kenya-Sudan saglamıstır. Bu dengelerin var oldugu dönemlerde Cibuti, Burundi, Uganda ve sonrasında bagımsız olan Eritre bu dengeler çerçevesinde hareket etmisler ve Nil olmak üzere temel su paylasımı bu denge üzerinden yürümüstür. Asagı Nil'i kontrol eden Mısır ise bu dengelerin bozulmadıgı bir dönemde hep kendisini rahat hissetmis ve o dengeleri birbirine karsı oynayarak Nil kaynaklarının en fazla faydalanan devlet olmustur. Fakat Somali'de 1991 yılından beri yasanan iç çatısmalar ve siyasi istikrarsızlık yüzünden Dogu Afrika'daki ana denge Etiyopya lehine gelismistir. Aynı sekilde Sudan'daki Darfur sorunu ve bölünmesi sonrasında yan dengenin Sudan unsuru da oyun dısı kalmıs ve özellikle Eritre ile çatısmada üstünlügünü kabul ettiren Etiyopya'ya genis bir hareket alanı dogmustur. Bunu en bariz yansıması Etiyopya kendisinin öncülük ettigi yeni bir Nil Havzası Anlasmasıyla daha fazla pay istemekte ve Mısır'ın payının azalmasını istemektedir. Yıllardır Afrika'yı ihmal eden Mısır bölgesel dengenin tamamıyla Etiyopya lehine gelistiginin farkına varmıs ve devrim sonrası diplomasisinin neredeyse yarısını Nil sorunu ve Etiyopya ile iliskiler üzerine ayırmıstır. Mısır'ın yeniden bölgesel siyasete dönmeye çalıstıgı bir dönemde hem bölgesel dengeler hem de bölgede ekonomik kalkınma ve siyasi istikrar için atılması gereken en temel adım Somali sorununa el atmaktır. Güneyin bagımsızlıgı sonrası Sudan'da iç dengelerin önceki yıllara göre yerine oturmaya basladıgı düsünülürse, Türkiye'nin öncülügünde gerek BM'de gerekse uluslararası toplumunda aktif katılımıyla Somali'ye barıs getirme sürecinin yeniden düsünülmesi gerekir. Bu açıdan yasanan açlık sorunu bir fırsat olarak görmek ve dünyanın ilgisini yeniden çekmek gerekmektedir.
Özellikle Somali üzerinden yerel gelismelere bakıldıgında ise bu açlık sorununun iç dengeleri degistirebilecegini söylemek mümkündür. Özellikle 2006 yılında İslam Mahkemeleri grubundan ayrılan gençlik grubunun kurdugu El-Sahab kendi kontrol ettigi alanlarda bile açlık sorununa çözüm bulamamaktadır. Özellikle Al-Sahab'ın göreceli olarak istikrar getirmesi dolayısıyla artan halk destegi açlık sorunu ile yeniden tartısmaya açılmıstır. Birçok insanın yasadıgı yeri terk ettigi göz önüne alındıgında uzun vadede Al-Sahab'ın kontrol ettigi alanlardaki insanların da evlerini kitlesel olarak terk etmesi hiç de göz ardı edilemeyecek bir olasılıktır ki bu konuda çesitli hareketliliklerden bahsedilmektedir. Aynı sekilde grup içerisinde Batı'dan, özellikle de BM üzerinden, gelen yardımların bölgeye ulasmasına izin verilip verilmemesi konusunda fikir ayrılıkları vardır. Bu durumum ayrıca bölünmelere mi yoksa birlikteliklere mi yol açacagını ise zaman gösterecektir. Fakat her seye ragmen vurgulanması gerek nokta açlık krizinin bulundugu bölgelerin yerel aktörleri de birçok açıdan halk gibi zayıf ve çaresizdir. Yerel aktörlerin göreceli olarak güç ve prestijlerini kaybettigi bugünlerde eger uluslararası toplum degerlendirebilirse onların barıs için daha istekli olmaları için ikna edebilir.
Türkiye uluslararası destek bulma girisimleri yanında özelikle Afrika Birligi ve İİT ile koordineli bir sekilde aktif bir öncülük yapabilir. Fakat Türkiye eger sorunu ele almada ciddiyse aynı Darfur krizinde oldugu gibi bu örgütlere güvenerek çok da basarılı bir sonuç alamaz. Bunu yerine batı ile koordineli fakat yükselen güçler ile olusturulabilecek yeni koalisyonlarla bu yapılmalıdır. Özellikle son dönemde Suriye ve Libya örneklerinde de görüldügü gibi Brezilya, Hindistan, Güney Afrika sorunlu bölgelere temsilcilerini göndermekte ve barısa katkı yapmaya çalısmaktadır. Bu üç devletin 2003'te kurdugu ve her geçen gün etkinlik alanını genisleten İBSA Diyalog Formu'na Türkiye üyeligi ya da aktif koordinasyon içinde olmayı düsünmelidir. Fakat Somali konusu özelinde bakıldıgında, aynı diger birçok Afrika'daki sorunlarda oldugu gibi, temel isbirligi Güney Afrika ile olmalıdır. Türkiye-Güney Afrika siyasi diyalog ve isbirliginin hala ad hoc bir biçimde olması uzun vadeli olarak sürdürülemez. Tarihi, kültürel geçmisleri ve sömürgecilik sonrası özgüvene dayanan bir kimlik olusturma çabaları açısından bile düsünüldügünde, güçlenen bir Türkiye birçok konuda Güney Afrika'ya Hindistan ve Brezilya'dan daha fazla güvenebilecegini unutmamalıdır. Bu açıdan Dısisleri Bakanı Ahmet Davutoglu'nun Güney Afrika ziyaretinin takip edilip iliskilerin gerçek bir stratejik isbirligi düzeyine getirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca gerek Mısır'ın Afrika siyaseti gerekse genel olarak Arap devletlerinin Afrika'ya ya da Somali'ye yaklasımını gerçekçi olarak görüp ona göre politika üretmek basarısızlıga davetiyedir ve genellikle sadece zaman kazanma ve oyalamaya yardım eder. Türkiye Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yogunlasmalıdır.
06.09.2011
Mehmet Özkan – Dünya Bülteni/ Kahire