
Kürt Siyasal Hareketi ve Yıkıcı Muhaliflik
Parlamento boykotuyla ittihatçı gelenegin çöplügünde rahmet arayısına giren BDP’nin son dönemde bir çılgınlıga dönüsen siddet gösterileri karsısındaki tutumu, demokratik Türkiye’yi insa edecek siyasal koalisyonun parçası olmaktan kaçındıgını, baska hesapları oldugunu gösteriyor.
Türkiye iktidar sorunundan çok muhalefet sorunuyla muzdariptir denir. 2010 yılına kadar iktidar ile muhalefetin kim veya hangi partiler oldugu konusunda ciddi kafa karısıklıkları yasansa da referandumu takip eden dönüsümle birlikte, Türkiye de tarihinde ilk defa olagan demokrasilerdeki gibi, iktidarın “iktidar”, muhalefetinin de gerçekten “muhalefet” oldugu bir ülke olmaya baslıyor.
“İktidar” olmak demek, yasama ve yürütmeye hâkim olmak, tercih edilen politikayı devlet organları eliyle ve anayasal sınırlar içinde yasama geçirebilmek demek (Askeri rejim Anayasasında “anayasal sınır”ın kendinden mesru olamayacagını neyse ki artık “dagdaki çoban” da biliyor). Muhalefet etmek ise, hâlihazır iktidarı asma çabası demek; toplumsal ve uluslararası gelismeleri tarihin bir döneminde sabitlemek degil, gelecegi okumak; sorumluluk üstlenmeye, hesap vermek için hesap sormaya kosmak demektir.
İktidar ve muhalefet sorunu
Bu açıdan Türkiye 2010 referandumundan sonra “olagan”lasmaya baslıyor. Ancak iktidar ve muhalefet yapma biçimi açısından sorun devam ediyor.
Türkiye’de iktidar, birçok sasırtıcı inis ve çıkıslarla birlikte hem iktidar oluyor, hem de iktidarken muhalefet rolünü üstleniyor. Muhalefet ise tersine bir çaba içinde, tarihe karısmakta olan gerici bir siyasetin tarzını ve referanslarını ayakta tutma çabasında.
Bunun, iktidar sevici bir kamuoyu, çogulcu kültür yetersizligi, ataerkil kültürün çoklu merkez üretememesi, siyasal agırlıgın konar-göçerlige uygun olarak iktidarın bas gösterdigi her mekâna topluca akması gibi nedenleri olabilir. Hatta yasanılan geçis döneminin özelligi geregi, muhalefetin “100 yıllık iktidar alıskanlıgı” nedeniyle maruz kaldıgı “bitpazarına yakarıs psikolojisini” de buna ekleyebiliriz.
Bu “yeni” Türk muhalefeti için beklenen bir sonuç.
BDP’nin ‘ince’ hesapları
Peki, Kürt bölgesinde (sayısal yönden) önemli bir aktör olan siyasal hareketin parlamentoyu boykot ederek, adeta 100 yıllık ittihatçı gelenegin çöplügünde rahmet arayısına girmesini nasıl açıklayacagız?
2009’la baslayan makas degisimi, referandumdaki agresif boykot tutumu, anakronik Türk soluyla isbirligi, 100 yıllık ittihatçı devlet geleneginin yalnızca BDP eksenli aktörlere degil, bütün “Kürtleri” ve tabii ki mütedeyyin Türkleri de gadre ugrattıgını unutması, özellikle son dönemde bir çılgınlıga dönüsen siddet gösterileri karsısındaki tutumu, BDP’nin demokratik Türkiye’yi insa edecek siyasal koalisyonun parçası olmaktan kaçındıgını ve baska hesaplar içine girdigini gösteriyor.
Geçen hafta sonu yapılan kongreye Deniz Gezmis, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi parlamentarizm yoluyla mücadeleyi reddeden kimisi MDD’ci tedhis figürlerinin gölgesi eslik ediyor, bu yaklasım Fuat Keyman ve Tarhan Erdem’in haklı saptamasında oldugu gibi BDP siyasetini belirliyorsa ve akıllara “Gandhi”vari bir “serzenis” dahi gelmiyorsa, BDP Türkiye’deki muhalefet sorununun diger ayagını olusturuyor demektir.
Siddet siyaseti yok ediyor
Boykot demokratik bir siyasetin varlık nedeniyle çatısan bir tutumdur. Bu tutumun nedeni ya siyaseti bilmezliktir. Ki bunda ittihatçı gelenegin, parti kapatmalarla, siyasi cinayetler ve yasaklarla Kürtlerin olagan siyasal mücadelesini engellemesinin payı büyüktür. Ancak bu, demokratiklesme asamasında siyasal müzakereye sırt çevrildigi gerçegini ortadan kaldırmıyor. Çok daha kötüsü, boykotta ısrar bu haliyle silahlı mücadelenin yalnızca politik bir ifade biçimine, onun bir alt bilesenine dönüsmeyi kabul anlamına geliyor. Sonuç olarak siddet, Kürtlerin haklı taleplerinin mesruiyetini “dinlenemez” hale getirmekle kalmıyor, siyaseti de yok ediyor ve en fazla Kürtlere ve özgürlük taleplerine zarar veriyor.
“PKK ile BDP aynı sosyal tabana hitap ettiginden dolayı, araya mesafe koymak zordur” önermesi yanlıs degil. Ancak aynı tabana “demokratik siyaset” egemen kılınmadıgı için, siddetin egemen olması ve siyasi temsilcilerin, yalnızca siddetin kuklalarına dönüsmesi kaçınılmazlasıyor. Bunun için BDP’nin yalnızca siddete karsı demokratik siyaseti öne çıkarması yetmiyor, aynı zamanda 19. ve 20. yüzyılın gerici ulusçu ve ulus devletçi paradigmanın sag ve sol versiyonlarından da uzaklasması gerekiyor.
Ayrısma söylemleri ve boykot kararlılıgı Türkiye, İran ve İsrail eksenindeki uluslararası gelismeler nedeniyle “siddet yoluyla çözüm”e gün dogdugu inancından beslenen bir “muhaliflik” gösterisi ise, bu çok daha yanlıs bir hesap olur.
Halkın kolektif hafızası
Almanya’nın önemli anayasacılarından Michael Kloepfer, 1993’te yaptıgı “Anayasacılık: Geçmisin Deneyimlerinden Hareketle Gelecegin Üstesinden Gelmek” baslıklı konusmasında, Anayasanın bir bakıma halkın kolektif hafızası oldugu saptamasını yapar. Ona göre (mealen) Anayasa ve hukuk düzeni büyük ölçüde bir devletin ve halkın pozitif veya negatif politik deneyimlerinin toplamıdır. Pozitif deneyimler bir siyasal tercih sürekliligini; negatif deneyimler ise bir kopusu esas alan anayasacılıga neden olur. Birincisi anayasal tercihlerin güncellenmesi ve yeniden yazımını, ikincisi ise yeni bir anayasal düzenle ikamesini, yeni siyasal referansların üretilmesini saglar. Bu saptamaların ardından bir ülkedeki yeni Anayasa arayısının geçmise ait olumsuz deneyimlerden beslendigini, bu yüzden gelecegi hedeflerken tarihi tecrübeden hareketle, geçmisin mesruiyetini de bitirdigini ifade eder.Türkiye’yi içine kapanık bir siyasal yapı olarak kurgulayan, 25 yıllık tek parti diktatörlügü döneminde 20’li ve 30’lu yılların ırkçı ve fasizan siyasal egilimlerine göre siyasal yapının referanslarını üreten, bunları askeri darbelerle güncelleyen, toplumun gelenegi ve kültürüyle baglarını koparan, insanlıga ait tüm degerlerle sorunu olan 100 yıllık ittihatçı gelenek, halkın deneyimini olusturuyor. Bunun pozitif oldugunu söyleme imkânı yok. Bu yüzden güncelleme yerine, 100 yıllık negatif tecrübeden hareketle 21. Yüzyıla barıs, adalet ve özgürlük sunabilecek bir siyasal yapıyla merhaba demek zorundayız. İttihatçı gelenekten kopus, demokrasi ve evrensel degerlerle bütünlesmenin ön sartıdır. İkisi bir arada durmuyor.
07.09.2011
Osman Can / Star