Avrupa´da Lartışılan Laiklik Mi Kimlik Mi?

Avrupa´da Lartışılan Laiklik Mi Kimlik Mi?

Geçen yüzyılda modernlesmenin sekülerlesmeyi de beraberinde getirecegi öngörülmüstü: Din savaslarını sona erdirmek üzere kamusal alanda dinlere esit mesafede bir devlet, kisilerin dinî kimliklerini sergilemedikleri nötr bir kamusal alan ve bilimin gelismesiyle dindarlıklarını kaybedecek vatandaslar…

Böyle bir beklenti vardı, Batı toplumlarında. Fakat bugün gelinen noktada kamusal alanda dinin yeni taleplerle ortaya çıkısına sahit oluyor Avrupa. Bu nedenle de 'Seküler dönem bitti mi? Post-seküler bir döneme mi ulastık?' seklindeki sorular esliginde ele alınıyor kimlik/kültür talepleri. Özellikle Müslümanların Avrupa ülkelerindeki varlıgı bu tür soruların sorulmasına sebep oluyor. Son yıllarda bu konuların daha sık gündem olusturduguna sahit oluyoruz:

-1989'da ortaokula giden üç kız ögrenci okulda baslarını açmayı kabul etmedi. Böylece Fransa'da bugün de devam eden 'l'affaire du foulard' diye adlandırılan basörtüsü sorunu baslamıs oldu. Chirac'ın baskanlıgı döneminde Stasi komisyonu bir rapor hazırladı. Ve 2004 yılında okullarda basörtüsü yasagı yasalastı. Üniversitelerde ya da özel okullarda degil, sadece devlet okullarında.

-Finlandiya kökenli bir İtalyan vatandas iki çocugunun egitim görmekte oldugu lisedeki çarmıha gerilmis İsa figürlerinin kaldırılmasını talep etmis; ancak okul yönetimi bu talebi reddetmisti. 4 Kasım 2009'da, velinin son basvuru mercii olan AİHM vatandası haklı, İtalya'yı ise din özgürlügünü ihlal ettigi gerekçesiyle suçlu buldu. Okullardan haç kaldırıldı.

-Aynı tarihlerde İtalya'da açıkta namaz yasaklandı. Ama 7 Kasım 2009'da Avrupa'nın en büyük camisi olan Köln Camii'nin temelleri atıldı. Birkaç hafta sonra 29 Kasım 2009'da İsviçre'de minare yapımını yasaklayan karar referandumla kabul edildi.

-Birkaç ay sonra Varsova (Polonya) ve Duisburg'da (Almanya) cami yapımına karsı gösteriler düzenlendi. (Mart 2010) Fakat isin ilginç tarafı bu gösterilere karsı Müslümanların dinî ve kültürel haklarını savunanlar, kilise grupları ve solculardı. Duisburg'da 150 kisiyi geçmeyen aleyhteki göstericilere karsı 4.500 kadar Avrupa'nın çok kültürlü kimligini savunan gösterici caminin önüne adeta etten bir duvar örmüstü.

-Son günlerde peçe yasagı tartısılıyor, basta Fransa olmak üzere Avrupa'nın belli baslı ülkelerinde. Bu tartısmalar kimlik/kültür talepleri ile göçmen politikalarının keskin uçlarında seyrediyor. Dinî kimliklerle ilgili talepler, Avrupa'da Müslümanlar ve göçmenlerle ilgili sorunların su yüzüne çıktıgı örnekler…

Bilim devrimi, reformasyon, rasyonellesme, Weberyen tabirle “dünyanın büyüden arındırılması”… Bu gelismeler, post-metafizik ve seküler bir dönem olarak tanımlanmasına yol açmıstı, yasadıgımız modern çagın.

Ama beklenilenin aksine, kentlesme ve egitimin insanları dinden uzaklastıracagı seklindeki pozitivist ön kabuller gerçeklesmedi. Sekülerlesmeye ragmen din ve dindarlık var olmaya devam etti. Çünkü insanların müteal olana arzusu da, çagdas dünyada yasadıgı anlam krizi de bastırılamadı. Zira insanların kendilerini gerçeklestirdigi is, aile, eglence gibi projeler var olmasına ragmen, yine de bir seylerin eksik oldugu duygusunu yok saymaları mümkün degildir. Bu nedenle ateistlikle dindarlık yan yanadır modern toplumda.

Seküler/post-seküler çagda din ve kimlik

Charles Taylor'a göre bugünkü Batılı seküler toplumların ve bu çagın en baskın özelligi radikal çogulculuktur. Her gün kendi dünya görüsümüzden farklı görüslere sahip insanlarla karsı karsıya geldigimiz bir dünyada yasıyoruz: teist, ateist, agnostik vb.

“Çokkültürlülük” adlı paradigmatik metninde bu çogulculugun nasıl çözümlenecegini ele alıyor Taylor. Avrupa toplumlarının artık “biz isleri burada böyle yürütüyoruz” seklinde bir kolaycılıgı seçme lüksünün olmadıgını; farklı kültürleri kimliksizlige mahkûm etme lüksünün olmadıgını vurguluyor. Çünkü kimlik ve tanınma, kisilerin kendilik algılarında ve öz saygılarında çok önemli bir yer tutuyor.

Yani seküler bir çagda dindarların, farklı kimliklerden olan kimselerin toplumsal ve siyasal haklarından; birey ve grup haklarından bahsediyor Taylor. Ama ben 800 sayfalık koca bir kitap yazarak dönemi “seküler çag” (Secular Age; 2008) olarak nitelemesine dikkat çekmek istiyorum. Seküler çag olarak nitelese de dine ve dindarlara alan açmaya çalısan bir yaklasıma sahip Taylor.

Diger taraftan dindarların kamusal taleplerini ele alırken zemini “post-seküler” diye niteleyenler de var. Habermas, Europe: The Faltering Project (2009) adlı kitabında post-seküler kavramını kullanıyor. Özellikle Avrupa'daki Müslümanlarla ilgili çeliski ve çatısmaları ve onların kamusal alanda dinî haklarla ilgili taleplerini ele alırken. Modernist bir sekülerlesme teorisinin elestirilmesi gerektigine, kamusal alanda dinin yer alısının tartısılması gerektigine vurgu yapıyor Habermas. Bunlardan bahsederken de içinde bulunulan durumu post-seküler olarak tanımlamanın, sosyolojik gözlem açısından isabetli oldugunu dile getiriyor.

Seküler ya da post-seküler diye tanımlayalım, yasadıgımız çagda dinin kamusal alandaki izharının; dinî kimliklerin görünürlügünün tartısıldıgı bir dönemi tecrübe ediyoruz. Fransa'da sekülerizmin laisite seklinde ifade edilen baskıcı bir sekli tecrübe ediliyor. Türkiye, baskıcılık bakımından Fransa'ya benzer bir mekanizmayı taklit ediyor. Anglo-Amerikan sekülerizmi ise daha hosgörülü.

11 Eylül sonrası İslam ve Batı tartısmalarına baktıgımızda da sekülerligin merkezde yer aldıgını görüyoruz. Müslüman toplumların özsel bir sekilde sekülerligi basaramayacakları iddiası hâkimdi, 11 Eylül sonrası İslam fobisine temel olusturan tartısmalara. Medeniyetler çatısması fikrinin arka planını da bu iddia olusturuyordu.

Akademide de İslam'ın aslen “non-seküler” oldugu kanaati yaygın kabul görüyor. Bu kabul sahiplerine göre, demokrasinin Müslüman toplumlarda uygulanamamasının temel sebebi zaten sekülerligin olmayısıdır. Aslında bu tespitin katılmamız gereken bir yönü var. Su bir gerçek ki sekülerizm tarihsel olarak Müslüman topluluklarda gelismemistir. Böyledir, çünkü İslam toplumları sekülerizmi düsünmek zorunda bile kalmamıslardır.

Avrupa'da ise sekülerizm düsünülmek zorunda kalınmıstır. Çünkü 17. yüzyıla gelindiginde uzun süren din, daha dogrusu mezhep savaslarına bir çözüm bulmak zorunda kalmıstır Avrupalılar. Bu sebeple de din ile kilise ayrımını, siyasi bir çözüm olarak projelendirmislerdir.

Irkçılık ve yabancı düsmanlıgının gölgesi

Sekülerizm tartısması, din ve kimlik tartısmaları açısından önemli bir konu. Ama kimlik tartısmalarının siyasi pek çok tartısmanın üzerini örttügü gerçegini göz önünde bulundurmak daha da önemli. Dinin kamusal alanda yer alısıyla ilgili sorunlar, belli bazı semboller üzerinden tartısılıyor. Avrupa'da da Türkiye'de de dinin kamusal alanda yer alısının ve dinî kimliklerin, “basörtüsü” sembolü üzerinden tartısılıyor olusu dikkat çekicidir.

Fransa'da son dönemlerde pek çok kritik konu l'affaire du foulard (basörtüsü meselesi) üzerinden gündeme geliyor. Irkçılık ve yabancı düsmanlıgı hep bu zeminde kendisini gösteriyor. Laiklik, cumhuriyetçi esitlikçilik ve demokratik vatandaslık geleneginin nasıl muhafaza edilecegi de; Müslüman ülkelerden göç edenlerin Fransız topraklarında dogmus üçüncü kusak çocuklarının varlıgı ile ortaya çıkan çokkültürlülük baskısına nasıl mukavemet edilecegi de, hep basörtüsü üzerinden tartısılıyor.

Kimlikler üzerinden okundugunda basörtülü bir kadın Fransa vatandası olarak kabul edilmesini zorlastıran bir durumda görülüyor. Basörtüsüyle kültürel bir kimlik sergilediginin ve hem köken ülkesine aidiyetini hem de dinî kimligini görünür kıldıgının altı çiziliyor. Bu yüzden John R. Bowen'ın vurguladıgı üzere “Vatandas mı Müslüman mı?” karsıtlıgına hapsolmus bir soru üzerinden yürüyor tartısma.

Yani millî kimliklerin küresellesme ve çokkültürlülük çagında karsılastıgı hemen bütün çeliskiler, bu özel olayda görünür oluyor. Ve basörtüsü, kamusal alanın, laikligin, vatandaslıgın sınırlarında yapılan bir tartısmanın odagında yer alıyor.

Göçmen problemi, yabancı problemi, ırkçılık, çokkültürlülük… Bütün bu problemler, İslam ve Müslümanlar üzerinden tartısılıyor Avrupa'da. İslam ve Müslümanlar ise kadınlar ve kadınların örtüsü üzerinden bir temsile zorlanıyor. Burka, basörtüsü, peçe, hicâb, nikap her ne adla anılırsa anılsın kadınların örtüsü, Müslüman olmayan Avrupalılar için pek çok tehlikenin sembolü olarak görülüyor: Sehirlerde yükselen siddet, uluslararası terör, Müslüman göçmenlerin entegre olmayı reddetmesi. Bu açıdan bakıldıgında, nispeten az sayıda kadını ilgilendiren bir uygulama olan burka ve nikabı yasaklama girisiminin de aynı sembolizme yaslandıgı görülür. Müslüman kadınların örtünmesi, Avrupa'nın İslam ve göçmenlerle ilgili politikalarının ifade edilmesinde merkezî bir rol oynuyor. Aynı zamanda ırkçılık ve yabancı düsmanlıgının en ortada görünen hedefi de örtü.

Bu sebeple Avrupa'daki sekülerlik tartısmaları salt sekülerlik tartısmaları olarak cereyan etmiyor. Bu tartısmalar Müslümanlarla ilgili konular üzerinden yapıldıgından ırkçılık, İslam fobisi, yabancı düsmanlıgı gibi konular sekülerlik tartısmalarını gölgeliyor. Diger taraftan bizzat ırkçılık ve İslam düsmanlıgı da sekülerligin, özgürlügün, daha dogrusu kadın özgürlügünün öncelikli oldugunu vehmettiren bir görüntü altında tezahür edebiliyor.

Nazife Sisman Sosyolog
ZAMAN

22.07.2010