
Doç. Dr. Mehmet Özcan
Fransa, son dönemde, basta Müslüman kesim olmak üzere göçmenler hakkındaki ‘korku’nun ifadesine dönüsen bir tartısmanın içinde yer almaktadır. Sarkozy hükümetinin geçen ay baslattıgı ‘ulusal kimlik’ sorgulamasının önayak oldugu ve bu ay basında ise İsviçre’deki minare referandumuna iliskin Le Monde gazetesinde Sarkozy’nin kaleme aldıgı yazı ile alevlenen söz konusu tartısma, kısa sürede de durulacaga benzememektedir.
Kasım ayı baslarında Sarkozy’nin merkez sag hükümeti, Fransız olmanın ne anlama geldigini açıklamak üzere bir internet forumu üzerinden vatandasları tartısmaya davet etmistir. Tartısmaların hararetlenmesi ve farklı yönlere kayması dogrultusunda getirilen elestirilere ragmen Sarkozy, ‘kayda deger buldugu’ tartısmayı savunurken aynı zamanda da tartısmaya karsı olanları karmasık sorunlarla ugrasmaktan korkmakla suçlamıstır. Fakat elestirileri haklı çıkarırcasına mevcut tartısmalar, Fransız ulusal kimliginin temel degerlerinin ötesinde bir zemine kaymıs görünmektedir. Nitekim İsviçre minare referandumu ardından Le Monde gazetesinde yayımlanan Müslümanlara yönelik çagrısıyla Sarkozy, bu zeminin kaydıgı yöne de bir anlamda açıkça isaret etmektedir. Ülkedeki camilerde minare yapımına açıkça karsı çıkmamıs gibi görünen Sarkozy, Müslümanlara “dini gösterissiz ve provokasyondan uzak yasayın” çagrısında bulunmustur. Sarkozy özellikle Müslümanları isaret eden yazısında ibadetleri yerine getirme konusunda her türlü gösteris ve tahrikten kaçınma uyarısı yaparken, bir yandan da ülkede yasayan Müslümanların Fransa’nın Hıristiyan gelenegini göz ardı etmemeleri gerektigi konusunda hatırlatmada bulunma geregi hissetmistir. İslam dinini herkesten uzak, gösterissiz bir yasam tarzı içinde yasama önerisini getiren Sarkozy, görünen o ki, laik ülkesinin temellerinde Hıristiyanlıgın yattıgını ima ederek adeta temel Avrupalı degerler arasında bulunup bulunmadıgına dair tartısmalara da üstü kapalı bir cevap vermistir.
Bazı Fransız aydınlarının ulusal kimlik tartısmalarının ırkçı söylemin özgürce ifadesine dönüstügüne yönelik elestirilerini büyük ölçüde dogrulayan Sarkozy’nin çıkıslarındaki önemli unsur ise seçimlere hazırlık gibi görünmektedir. Fransa, önümüzdeki Mart ayında gerçeklestirilecek olan bölgesel seçimlere hazırlık için kolları sıvamıs durumda. Özellikle asırı sagcı Ulusal Cephe (Front National) Partisi baskanı Le Pen’in minare referandumunu kullanarak Fransız toplumunun kimliksel endiselerini sömürmesi olasılıgı Sarkozy’i böyle bir tartısma baslatma konusunda güdülemis görünmektedir. Aslında İslam dininin, Avrupa’da yasayan Müslümanların entegrasyon sorunlarından kaynaklanan olumsuz algılamaların ve hatta Türkiye karsıtlıgının yerel seçimler dahil olmak üzere Avrupa’daki seçimlerde propaganda malzemesi olarak kullanılmasına ilk defa sahit olmuyoruz. Özellikle göçmenlerin ekonomik ve sosyal sorunlarının salt tek-taraflı entegrasyon sorunu olarak kullanıldıgı ve hatta 9/11 sonrası Müslümanların potansiyel terör unsuru olarak lanse edildigi pek çok seçim yasanmıstır. Bu dönemlerin ve kullanılan popülist söylemlerin uzun vadede Avrupalı degerlere hem mikro hem de makro düzeyde vurdugu darbe ise çogunlukla gözden kaçmıstır.
Tehlikenin birinci boyutunu, asırı sagcı partilerin ve liderlerin Avrupa’da destek görmesinin ötesinde merkez sagda yasanan zemin kaymasında aramak gerekmektedir. Sarkozy örneginde oldugu gibi asırı sagcı söylemlerle siyasetin merkezinde yer alan partilerin asırı uçtaki partiler gibi siyaset yapmaya baslaması, Avrupa’da radikallesmenin önünü açacak göz ardı edilmeyecek bir potansiyel tehlikeyi beraberinde tasımaktadır. Zira zamanla merkez (sag) partilerin kendi yerlerini doldurdugunu gören asırı ırkçı ve marjinal partilerin siyaset sahnesinde yabancılara karsı daha da sertlesmesi kuvvetle muhtemeldir. Kendi tabanının sınırlı oldugu düsünülürse, asırı sag partilerin bu sınırlı tabanı merkez partilere kaydırmasını önlemek için ırkçı söylem ve eylemlerini arttırması kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Bu anlamda da ‘İslam’ kavramı da asırı sagın en vefakar propaganda malzemesi olarak karsımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla sorun, merkez partilerin bu partilere giderek yaklasması ve demokrasi, özgürlük, adalet, esitlik, insan hakları ve hukukun üstünlügü gibi kavramları kutsallastırılan Avrupalı degerlerin, yine Avrupa bütünlesmesinin mimarı olan ülkelerce bu kadar ucuz bir sekilde tüketilmesidir.
Bu asamada tehlikenin ikinci boyutu devreye girmekte ve daha makro düzeyde ortaya çıkmaktadır. Asırı uçlu söylemlerin ve ötekilestiren tartısmaların motivasyonunun seçimler oldugu ortadadır. Ancak burada tartısmaların maksadını asan boyuta tasınma riski ya gözden kaçırılmakta ya da süregelen tartısmalar farklı bir hedefin zeminini olusturmak için birincil amaç olarak kullanılmaktadır. Zira sonuçları ayrımcılıgın farklı versiyonu denilebilecek ‘dinsel ayrımcılıga’ uzanan tartısmalar, basta Fransa olmak üzere Avrupa genelinde, nedeni kendi tarafından olusturulan bir kaosa sürüklenme riskini tasımaktadır. Nitekim dinsel bir ayrım üzerinden yapılan ötekilestirmenin Avrupalı Müslümanları da tepki vermeye yöneltme ihtimali göz ardı edilmektedir. Müslüman toplumların Avrupa’ya entegrasyonlarının ve beraberindeki sorunların tek bir dine indirgendigi bir algılama üzerinden okunması, olayın terörize edilmesi anlamındadır. Radikal tartısmaların döndügü bir ortamda, Sarkozy gibi liderler tartısmayı açtıkça, Avrupalı Müslümanların radikal tepkiler vermesi de beklenen bir gelismedir. Kendini dini bir kimlikle tanımlamayıp seküler bir yasam tarzı süren Müslümanların da yapılan haksızlık karsısında tepki vermeye baslaması kaçınılmazdır. Buradaki en büyük tehlike ise asırı sagcı söylemlerin Müslüman toplumun içindeki asırı uçları da tetiklemesi olacaktır. Örnegin, 50 kisilik Müslüman bir grubun radikal eylemlere basvurması, tartısmaları çıkmaza sokmak için önemli bir neden olusturacaktır. 9/11 sonrası El-Kaide üzerinden Müslüman algılamasının Hıristiyan toplumlara yerlestirilmeye çalısılması hatırlardadır ve hala etkisini de yitirmis degildir. Benzer bir algılamanın Müslüman gruplardan gelebilecek radikal bir tepki karsısında yeniden körüklenmesi olasıdır. Bu da bir grup üzerinden Avrupa’da yasayan Müslümanların okunması anlamına gelir ki bu da tartısmaların çıkmaza girmesi demektir. Çünkü bu takdirde Avrupalı halkların mevcut olumsuz İslam algılamasının pekismesi ve yerlesmesi söz konusudur.
Dolayısıyla Sarkozy’nin baslattıgı ulusal kimlik tartısmasının kaydıgı zemin, yalnızca Fransa’yı ilgilendirmenin ötesine geçmekte ve Avrupa genelini ilgilendirmektedir. Kozmopolitan bir Avrupa kimligi hedefleyen AB’nin bu anlamda soruna derinlesmeden müdahale etmesi gerekmektedir. İsviçre’deki minare referandumu ardından AB Dönem Baskanı İsveç, “bu tür konuları referanduma götürmek biraz garip, İsveç’te bu tür konuları sehir planlaması kapsamında ele alıyoruz” diyerek oldukça naif bir tepki vermistir. Her ne kadar farklı kesimlerden temel özgürlüklerin konusu olan böyle bir durumu, referanduma götürmenin yanlıslıgı açıkça beyan edilse de görünen o ki tartısmalar, söylemsel bir kınamanın oldukça ötesinde bir yaklasım geregini dogurmaktadır. Dolayısıyla AB’nin kimlik ve entegrasyon tartısmaları temelinde kapsamlı bir yaklasıma ön ayak olması beklenmektedir.
Sonuçta, cevap bekleyen en önemli sorunlardan biri, Avrupa-dısı toplumlarla kaynasma ve diyalog bir yana, Avrupa’nın öncelikle kendi Müslüman nüfusuyla uzlasmayı düsünüp düsünmedigidir. Uzun vadede sorunları içsellestirip çözüm arayan bir Avrupa çabası mevcut mudur? Ya da ortak sorunları tartısmaya açmak suretiyle Avrupalılık kimligini ön plana çıkaracak bir kamusal alan olusturma çabasında olan bir Avrupa’dan bahsede bilir miyiz? Bu soruların cevabı, aslında sadece Sarkozy’nin Fransası için bir ‘ulusal kimlik’ portresi çıkarmaya yardımcı olmak bir yana, Avrupa’nın geleceginin hangi degerler temelinde sekillenecegine dair de bir yön göstericisi olacaktır.
Doç.Dr. Mehmet Özcan
USAK AB Arastırmaları Merkezi Baskanı
Kaynak : USAK