
Doç. Dr. Sedat Laçiner
Diplomaside bildik kuraldır, eger imzalanan belgenin arkasında tarafların iradesi yok ise o belgelerin degeri ancak üzerine yazıldıkları kâgıt kadardır. Yani degersizdir. Bu tür anlasmalar sadece zaman kazanmak için imzalanır ve elbette bu süre içerisinde çözümden çok sorunların kroniklesmesine hizmet ederler.
Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim’de Zürih’te imzalanan protokollere bu açıdan bakıldıgında ciddi bir irade sorunu oldugu ortaya çıkar:
Öncelikle Ermenistan tarafı protokollerin arkasında duramayacagını daha imza töreninde belli etmistir. Gecikme ve metni imzalayan Ermenistan Dısisleri Bakanı Nalbantyan’ın yüzündeki ifade Ermeni tarafının memnuniyetsizligini gözler önüne sermektedir. Nalbantyan sanki isteyerek degil de, törende imzacıların arkasında saf tutmus olan ABD Dısisleri Bakanı Clinton, Rusya Dısisleri Bakanı Lavrov, AB Dıs Politika Yüksek Temsilcisi Solana ve Fransa Dısisleri Bakanı Kouchner’in baskısı ile orada zorla duruyor gibiydi.
Nitekim imza töreninden sonra Nalbantyan çesitli kapalı toplantılarda kendisinin aslında protokollere karsı oldugunu, bunun Türkiye’yi zorlamak için sadece bir taktik oldugunu söylemistir.
Surası kesin ki Ermenistan tarafının protokollerden beklentisi sınırların tanınması, Karabag sorununun halli veya soykırım iddialarının tartısılması degildir.
Ermenistan’ın protokolleri imzalarkenki tek derdi Türkiye ile sınırların açılması ve diplomatik iliskinin kurulmasıdır. Eger bunu herhangi bir taviz vermeden basarabilirse Ermenistan bu sayede Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını açmayı da elbette hesap etmistir.
Buna karsın Türkiye’nin protokollerden beklentisinin Ermenistan’ın beklentileri ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.
* Protokollerden Beklenen
Türkiye bu protokoller sayesinde iki ülke sınırları konusundaki tartısmaları sona erdirmeyi, soykırım iddialarını bir komisyonda görüsmeyi ve daha da önemlisi Karabag sorununun iki ülke iliskilerini ipotek altına almasını engellemeyi hedeflemistir. Elbette sınırların açılması ve iliskilerin normallesmesi de bir hedeftir, ancak ilk üç madde ile kıyaslandıgında normallesme bir numaralı hedef olmamıstır.
Türkiye’nin hedeflerine baktıgımızda üç alanda da Ermenistan’dan geri adım atmasının beklendigi görülür. Ermenistan toprak taleplerinden vazgeçecektir, isgal ettigi Azeri topraklarından geri çıkacaktır ve soykırım iddialarında da yumusayacaktır. Bunun karsılıgında ise Türkiye sınırlarını açıp, iliskilerini normallestirecektir.
Türkiye’ye göre sayılan maddeler aslında birer önsart degil, normal iki devlet iliskisinde olmazsa olmaz dogal kosullardır. Eger komsunuzun evini tanımıyorsanız, komsularınızın evlerini isgal ediyor ve komsunuza karsı en agır hakaret kampanyalarını yürütüyorsanız bu durumda komsularınızdan nasıl saygı beklersiniz ki?
Kısacası Türkiye, Ermenistan’dan beklentilerini taviz olarak degil, en dogal hakkı olarak görüyor. Buna karsın Ermeniler de kendilerini bu derece haklı görüyorlar. İsgal ettikleri yerlere ve Türkiye’nin dogusuna Tanrı’nın kendilerine bahsettigi Ermeni yurdu olarak bakıyor ve soykırımdan zerre kadar süphe etmiyorlar.
İki tarafın protokoller öncesinde ne kadar ayrı yerlerde durdugunun asıl göstergesi ise Basbakan Erdogan ve Baskan Sarkisyan’ın Karabag açıklamalarıydı. Erdogan her fırsatta “Karabag’sız sınır açılmaz” açıklamaları yaparken Sarkisyan “Karabag ile sınır arasında hiçbir iliski yok” diyordu.
Bu sartlar altında protokoller imzalanırken dahi Ermenistan’ın hiçbir kazanımı olmadan tüm iddialarından bir anda vazgeçecegini, Türkiye’nin tüm isteklerini sadece iki protokol imzalayarak kabul edecegini düsünmek saflık olurdu. Dahası Ermenistan bunu kabul etse dahi sözlerini yerine getiremezdi.
Örnegin Sarkisyan Yönetimi Karabag’dan tamamen geri çekilmeyi taahhüt etse bu emrine itaat edecek kaç Ermeni generali bulabilirdi? Veya soykırım iddiaları komisyonda tartısmaya baslansa Sarkisyan, yönetimde ne kadar kalabilirdi?
Aynı sekilde Ermenistan Anayasası’ndaki ‘Batı Ermenistan’ kavramı kaldırılıp, Erivan tüm irredentist hedeflerini tarihe gömdügünü söylese bunun neden olacagı kamuoyu baskısına hangi Ermenistan hükümeti dayanabilir ki? Nitekim protokoller imzalanır imzalanmaz diaspora milliyetçileri ile Erivan arasında gerilim had safhaya ulastı. Ermeni blogu bir anlamda bölünmeye basladı.
Süreç devam ettikçe bölünmenin derinlesecegi ve artık güçlü ve tek bir Ermeni cephesinin olmayacagı görülüyordu.
Belki de Türkiye’nin protokollerden en önemli beklentisi de buydu, yani Ermenilerin Türkiye karsıtlıgı etrafında birlesememesi.
* Erivan’ın Pismanlıgı
Ancak gelismeler Erivan’ı alarm durumuna geçirdi ve üzerlerindeki yükü Ankara’ya atmanın yollarını aradılar. Bir yandan milliyetçileri protokollere gerçekten inanmadıkları, sadece bir taktik-araç olarak kullanacakları yönünde ikna etmeye çalıstılar, diger taraftan da Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararı ile protokollerin içini bosalttılar.
Anayasa Mahkemesi kararına göre protokoller Ermenistan’ın sınırlarının mevcut halde kalmasına onay verecek bir sekilde yorumlanamayacak, Karabag ile protokoller arasında hiçbir iliski olmayacak, kurulacak hiçbir komisyon soykırım konusunu ele alamayacak ve Erivan Hükümeti tüm dünyada soykırım iddialarını kabul ettirme misyonundan geri adım atamayacaktı.
Kısacası Anayasa Mahkemesi kararı Türkiye protokollerden ne bekliyorsa hepsini öldürdü, protokolleri bos birer kâgıda çevirdi. Ermenistan bununla da yetinmedi ve Türkiye üzerinde markaja basladı. Türk tarafının protokolleri onaylamak için hiçbir girisimde bulunmadıgını, Türkiye’nin bu süreci bir tür oyalama süreci olarak gördügünü öne süren Erivan, protokollerin en geç 24 Nisan’a kadar TBMM’de onaylanması gerektigini uluslararası arenada seslendirmeye basladı. Üstelik Ermenistan’ın bu girisimi Rusya, ABD, İsviçre, AB ve Fransa’dan da destek buldu. Tüm bu ülkeler “Ermenistan haklı. Anayasa Mahkemesi kararında hiçbir sorun yok” demeye basladılar.
Dahası Ermenistan, Türkiye’nin protokoller ile Karabag arasında baglantı kurma çabalarını da bosa çıkardı: Rusya basta olmak üzere tüm ‘arabulucular’ Karabag’ın protokoller ile iliskilendirilemeyecegini açıkladılar.
Böylece Türkiye kelimenin tam anlamıyla köseye sıkısmıs oldu:
Bir yandan uluslararası kamuoyu içi bosaltılmıs bir belgeyi onaylaması için baskı yaparken, Türkiye kendisine Karabag konusunda verilen sözlerin de yerine getirilmeyecegini çok acı bir sekilde anlamıs oldu. Üstelik Hükümet tasarıyı TBMM’de oylamaya soksa da geçmeyecegi, onaylanmaması halinde dahi sadece oylamanın bile genel seçimler öncesinde muhalefet tarafından istismar edilecegi, Azerbaycan ile iliskileri ise derin bir sekilde yaralayacagı açıktı.
* 24 Nisan Baskısı Sona Erdi
Böylece hem içeride, hem de dısarıda protokoller Türkiye’yi köseye sıkıstırmıs oldu. Ermenistan, üzerindeki tüm yükleri Rusya, Fransa ve ABD’nin de destegiyle Ankara’nın sırtına yüklemis oldu.
Bu sıkıntılı durumu bozan sihirli gelisme ise ABD Temsilciler Meclisi Dıs İliskiler Komitesi’ndeki oylamadır.
Oylama protokol sürecine sans tanımayan, süreci adeta baltalayan bir tarzda yapıldı. Üstelik onay için Türkiye’ye baskı yapan Obama da oylamaya ciddi bir müdahalede bulunmadı.
Amerikalıların hesabı bir yandan Obama üzerindeki 24 Nisan baskısını kaldırabilmekti, diger taraftan da Türkiye’yi protokolleri 24 Nisan’a kadar onaylaması için baskı altına almaktı. Ayrıca Ermenistan da hükümet olarak oylamaya tam destek vererek protokollerle yakalanan uyumu adeta baltaladı. Ermeni bakan “kararı büyük bir memnuniyetle karsıladık” dedi. Temsilciler Meclisi’nden gelen karar Türkiye’ye adeta bekledigi fırsatı verdi ve Ankara sert bir tepki ile üzerinde kurulmaya çalısılan kusatmayı püskürttü. Karar Ankara’nın elini öylesine güçlendirdi ki Türkiye protokolleri onaylamak için 24 Nisan baskısını üzerinde çok daha az hissetmeye basladı.
Türkiye gelinen bu noktada kendisini üzgün, ama bir o kadar da kandırılmıs hissediyor.
Sürece katılan neredeyse hiçbir ülke sözünü tutmadıgı gibi, süreci gizliden gizliye baltalamaya da çalıstı. Örnegin arabulucu olan İsviçre dahi sürecin en hassas günlerinde Ermeni iddialarını kabul etmeyen Türkleri hapis ve para cezasına çarptırdı.
* Biz Nerede Hata Yaptık?
Protokoller sürecinde Türkiye’nin de gelecege dönük dersler çıkarabilecegi bir dizi hataları oldu. Bunların basında asırı iyi niyetli olmak ve diger ülkeleri de kendisi gibi bilmek vardır.
Önemli bir eksiklik de 100 yılı askın bir süredir kök salmıs, sorunları bir çırpıda çözebilecegini düsünmektir. Protokoller metin olarak öylesine Türkiye’nin lehinedir ki, bu metinlere “gerçek olamayacak kadar iyi” demek dahi mümkün. Bu durumda protokollerin arkasındaki niyetleri (sadece Ermenistan’ın degil, diger ülkelerin de) daha iyi okumak gerekirdi.
Ayrıca Rusya, Fransa, ABD, AB ve İsviçre’nin imza töreninde hemen arkada yer alması da manidardır. Eger bu ülkeler bir gecede degismedi ise ortada baska hesapların oldugunu kesin. Özellikle Rusya’nın planları süreci tamamen Türkiye’nin aleyhine kurgulamıstır. Gürcistan Savası ile Kafkasya’daki müttefiki Ermenistan’a Abhazya ve Osetya’yı da ekleyerek bölgede 3 müttefik devlete ulasan Rusya’nın savas sonrası en önemli hedefi Türkiye-Azerbaycan ittifakını çökertmek ve Gürcistan’dan geriye kalanı da yalnızlastırmaktır.
Rusya bir taraftan Ermenistan-Türkiye normallesme sürecine destek vermis, iki tarafı da süreç konusunda verdigi sözlerle rahatlatmıs, diger taraftan görüsmelerin tüm sırlarını Bakü’ye el altından ulastırmıstır. Ermenistan’ın adeta tapusuna sahip olan, bu ülkenin sınırların açılmasıyla Batı’ya geçemeyecegini adı gibi bilen Ruslar sürecin sonunda Türkiye-Azerbaycan hattının kırılacagını, yalnız kalan Gürcistan’ın da kendi etki sahasına düsecegini hesap etmistir. Azerbaycan’ın sadece Türkiye’den degil, ABD’den de kopacagı düsünülmüs ve iki Türk devletinin Batı’dan uzaklastırılması ve Rusya’ya yakınlastırılmasında Ermeni süreci önemli bir kaldıraç olarak görülmüstür. Bizleri bu noktada sasırtan ise ABD’nin, müttefikleri olan Türkiye ve Azerbaycan yerine Moskova’nın degismez ortagı Ermenistan’ı desteklemesidir. Daha çok iç siyaset ile açıklanabilen, ancak dıs politika açısından hala rasyonel olmayan bu tutum bölgede ABD’nin ve ortaklarının zarar görmesine neden olmustur.
ABD’nin tavrından çok daha sasırtıcı olanı ise Türkiye’nin bir süreligine de olsa Rusya’nın degismis olabilecegine inanmıs olmasıdır.
Kaynak : USAK