
‘Bir Dostu Uyandırmak Karlı Bir Gece Vakti…’
Soykırım ve toplu mezarlara dair okudugum raporlar her seferinde allak bullak eder beni. Tanıkları dinlemek ama. Raporları okumaktan çok daha zordur. Katliamın yapıldıgı sahayı sonradan kesifse, bundan da zordur. O katliam suçunu hiç islememis olsanız bile, hatta size uzaktan yakından hiçbir bagıntısı olmayan insanların yitik hikayeleri de olsa önünüze açılan… O anda. O yitikligin, parçalanmıs kemiklerin, derisi yüzülmüs kafataslarının, yakılmıs bedenlerin girdabı, sizi de çeker içine. Agır bir sorumlulukla zonklar vicdanınız, görünmeyen bir el tonlarca kiloluk bir yükü, insan olmaya dair o çok karmasık yükü, basınızdan asagıya yagdırır. Bu vicdan agrısının hukuk literatüründeki karsılıgı; “objektif sorumluluk”tur. Suçu direkt olarak islememis olsanız bile, onu önleyecek tedbirleri almamaktan dogan genel bir kusurdur… Soykırım veya toplu katliam ya da orantısız güç kullanımı… Adı ne olursa olsun, tüm insanlıga düsen bir suçluluk payıdır. Ruh, bundan incinir, vicdan yıpranır. Tebanızın, etnik kimliginizin, dininizin, mezhep ya da mesrebinizin, yasadıgınız cografyanın pek bir önemi kalmaz. İnsansanız sayet… Mazlumun ah’ı, ruhunuza muhakkak ki degecektir, deger…
***
26 Subat 1992’de ne olmustu?
Karabag’ın felaketine giden o kıs günlerinde… Hocalı Köyü, bir gecede haritadan silinmisti.
Sovyetlerin dagılmasıyla ortaya çıkan otorite boslugu, siddetle yeniden esmeye baslayan milliyetçilik rüzgarları, Rusların Azerilerin aleyhine silahlandırıp güçlendirdigi gönüllü Ermeni birlikleri derken… Karabag’ın ates çemberinde kusatılmıs halkı, çareyi vatanlarını terk etmekte buluyordu.
Yüzbinlerce silahsız insan, tank ve top atesiyle üzerlerine yürüyen istilacılardan kaçarak, yurtlarını terk ediyorlardı. Ve Hocalı… 26 Subat 1992’de gözü dönmüs bir vahsete kurban gidecekti…
Bölgeyi o günlerde gözlemleyebilmis Fransız gazetecilerin notlarını beynim kanayarak okurken, söyle tuhaf bir cümle kurmustum; “keske böyle, bu sekilde öldürülmeselerdi…” Oysa ölüm, ölümdür, ne degisir ki, diyeceksiniz eminim… Ama soykırım söz konusu oldugunda böyle oluyor insan. Srebretinza’da, Kırcali’de, Gazze’de, Kerbela’da, Kerkük’te, Hama’da da böyle oldugum gibi… Ki bunlar benim sadece bir kısmıyla bilebildigim kara defterleridir insanlıgın… İnsanlıgın kara, kapkara defterleri bu saydıklarımdan elbette çoktur. Ölen ölmüstür, acıların hiç el degdiremeyecegi yerlere uçmustur mazlumların ruhları. Ama kalanlar? Yani bir tür çöküs, agzın dilin tutulması, çarpılma veya gögsünden aniden kakılarak yere düsmek gibi, elinize kaynar suyun dökülmesi gibi. Soykırım ve iskenceyi çözümleyebilecek herhangi bir anahtarı yoktur bilincin…
Hocalı’da gözlerine çivi çakılmıs kafataslarını, öldürülmeden evvel hamile oldugunu yarılmıs karnından ve vücuduna yapısık ceninden anlayacagınız kadın gövdelerini, diz kapakları özenle kesilmis ölü çocukları, kulaksız, burunsuz ceset yıgınlarını, kafatasları ve saç derileri itinayla kazınmıs cansız bedenleri görünce… Bilincin anlamakta zorluk çekmesinden degil… Bilincin çöküsünden, imhasından söz etmek belki daha dogrudur…
Dünya; pek çok savas, husumet, kıtlık, sürgün, iltica, karanlık gün ve geceler görmüstür. Ama en karanlık gün ve gecelerde, en yatısmaz düsmanlık ve husumetlerde, en barısmaz küskünlük, en düzelmez iliskisizliklerde bile… Bir hukuk vardır. Haksızlıgın bile, en diplerinde uyuklayan bir hukuk vardır. Oysa; İskence ve Soykırım hadisesini bilinç yoluyla anlamlandırabilmenin herhangi bir imkanı yoktur. Bu yüzden bu tür davalar, sadece taraflarını degil, tüm insanlıgı ilgilendirir… Pazar günü Taksim Meydanında Hocalı Katliamının 20. yıldönümünde vicdani uyanıs daveti yapılacak. “Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti, bir dostu uyandırmak…”
24.02.2012
Sibel Eraslan / Star