Politik Kan Davası

Politik Kan Davası

 Politik Kan Davası

Toplum oldukça agır bir siddet bilançosuyla iki ayrı sartlandırmadan muzdariptir. Bölge halkına her iki taraftan, “ya bizdensin ya onlardan” dendikçe… Ve yoksul, masum Kürt vatandasların içinden çıkamayacakları “keskin açmazlarla” dolu olan bu “ikilem”, sürekli biçimde ısıtılıp önlerine silah yolu ile kondukça, iletisim imkânsız hale gelmistir.
Kürt sorunu üzerine düsünen aydınların siddeti mesrulastıran bir dil kullanmaları iç burkurtucudur. Kürt sorunu, kan sorununa dönüstürülüyor. Kanın kesif kokusundan tiksinmeyen insanlar olmaya dogru ilerliyoruz. Hislerimiz köreliyor. Adeta politik bir kan davası sürdürülüyor. Benden 7 öldü, senden 3, benden 12, o zaman senden su kadar. Köse yazılarını okuyorum, yorumları dinliyorum, basta Ahmet Altan, Kurtulus Tayiz, Markar Esayan, Etyen Mahçupyan olmak üzere yedi sekiz kisi dısında sürekli ve hiç yılmadan “öldürmeyeceksin” ilkesini hatırlatan bir aklıselimle karsılasmakta zorlanıyoruz. Kimlik siyasetinin ruhlarımıza isleyip durdugu ve dünyanın büyüsünü bozan o soguk ve araçsal akılcılıga külliyen saplanmıs olmak barısı baltalıyor. Geçmiste Kürtlere reva görülen zulüm ve magduriyeti tasvir ettikten sonra: “Silah kullandıkları güne kadar bu itirazlar kimsenin umurunda degildi… Kürt halkı için 90 yıldır var olan sorun… Ancak Kürtler silaha basvurunca…” diye baslayıp devam eden (R. Margulies)… ve benzerleri yaygın olan bir retorik hâkim kılınıyor. Silah mesrulasıyor. S. Süreyya Önder, “Kürt hareketi 30 yıllık bir süreçte ortaya çıkardıgı enerji ve güçle yetki devri talep etmektedir” demis. Yıllardır dökülen kanla “enerji ve güç” elde etme düsüncesi, hangi insancıl ideolojiyle telif edilecektir? Bu tümüyle dolayımsız mantık kabul edilirse, olan bitenler için 'Viva la Muerte' [Yasasın Ölüm] denmis olmuyor mu? “Kanı Kanla Yuyalar” denmis olmuyor mu? İnsan hayatının yitirilmesinden sineklerin ölümünden bahseder gibi bahseden bu dili esefle kınamak gerekmiyor mu? Siyasetin dili bu sekilde insa edilirse karsı taraf da, “30 yıldır verdigim sehitler bana da ayrı bir 'enerji ve güç' katmıstır” diye düsünmeli midir? O zaman “diyalog” nasıl saglanacaktır? İnsan kanı, enerji ve güç verir elbette, ama sadece yasayan bedenlerde dolasan kan bunları verir. Ölü bedenin kanı çekildigi için, o bireyin enerjisi ve gücü tükenmistir. Ama tek tek insan yasamını düsünen kim? Sürüden bahseder gibi konusuluyor.
Ahmet Altan “Apo öl dese, Kürt halkı ölür” diyen gencecik Kürtlerden bahsediyor. Bu taze dimagların ölümü sevmesinden ızdırap duyan baska aydınlar yok mu? Gün geçmiyor ki, polislerin, askerlerin, militanların ölüm haberleri gelmesin. Ahmet Altan, mertçe davranarak ölümü degil de yasamı kutsayacak bir dil arayısında ama, hümanizmden yoksun kalmıs bir entelektüel dünya buna izin vermiyor. Aydınlanmıs hiçbir zihin yasasın ölüm anlamına gelecek bir söylemsel pratigin içinde olamaz. Baruta güvenmek vulgarlıktır, ilkelliktir. Kim uygularsa uygulasın, kim ne gerekçeyle benimserse benimsesin “lanet olsun kan dökmeye” diyen sesler ne zaman gürlesecek? Bu fikri öne sürünce hemen araçsal akılcılık baslıyor. Önce bir “ama” sözü geliyor, pesinden “Kürtlere baska çıkıs yolu bırakmadılar” deniyor. Bense solculugun bu Makyavelizm'e indirgenmesine sasırıyorum. Niye baska türlü bakamıyoruz? Niye herkes kendi özelestirisini yapamıyor? Niye tarihsel süreç sadece kan üstünden okunuyor? Niye “baska türlüsü mümkün olabilirdi” denmiyor da “baska çıkıs yolu yoktu” deniyor? Elbette baska türlüsünün nasıl olabilecegi, bu sorunu yasatanlar kadar sorunu yasayanların da sorumlulugu altındadır. R. Margulies ise “Sorunu, sorun yasayanlar degil, sorun yaratanlar çözmek zorundadır” diyor. Bu durumda “sorunu yasayanlar için de her yol mubah mıdır?” sualini cevaplamak gerekmiyor mu? Herkes kendi tarafını aklamaya çalıstıkça ölü canlardan baska elimizde ne kalıyor? Herkesten biraz daha incelik, biraz daha rikkat ve merhamet istemek çok mu büyük bir taleptir?
Altan Tan, “Bugün sabrın tükendigi gündür… Kasımpasa kriterlerini uygularsan biz de sana Bagok'un, Cudi'nin kriterlerini uygularız” diye halka seslenince, Markar Esayan haklı olarak “Bu savasın dilidir” diyerek elestiriyor. “Savas olasılıgı arttıkça barısa daha sıkı sarılmak” gerektigini söylüyor. Bu yapıcı dile hepimizin ihtiyacı yok mu?
ÇOK SESLİ BARISCIL BİR KÜRT HAREKETİ
Aslında, Kürt kimligini reddeden siyasi stratejiye karsı çıkarak, siddet dısı yöntemleri savunabilen sivil Kürt grupları veya çok seslilige izin verebilen bir Kürt hareketi, 1970'li yılların ikinci yarısında küçük bir çekirdek halinde mevcuttu. Bu yapı sadece darbe ortamıyla yok edilmedi. Önce darbe ortamı, daha sonra partizan etnikçi örgütün kullandıgı silahlı yöntem, bu çok sesli Kürt hareketini ortadan kaldırıp, tekçi mücadeleyi tesis etmistir. Yani Türk'ün Kürt'e zulmü bir fasılsa, Kürt'ün silahperver olmayan Kürt'e zulmü de baska bir fasıldır. Siddet içermeyen sivil girisimler sadece tek bir taraftan degil, etnik bir mobilizasyon tarafından da bogulmustur. Toplumsal farklılıklar gerek benligin dısından gelen dikey stratejilerle gerekse partizan bir hareketin etnik dayatma mekanizması nedeniyle sosyal hayatta varlık gösterememis, saglıklı bir toplumsal iletisimin bütün kanalları tıkanmıstır. Hem dikey hem yatay düzeydeki diyalog karsıtlıgı içinde, “manipülasyon” boyun egdirmenin vazgeçilmez unsuru olmustur. Toplum oldukça agır bir siddet bilançosuyla iki ayrı sartlandırmadan muzdariptir. Bölge halkına her iki taraftan, “ya bizdensin ya onlardan” dendikçe… Ve yoksul, masum Kürt vatandasların içinden çıkamayacakları “keskin açmazlarla” dolu olan bu “ikilem”, sürekli biçimde ısıtılıp önlerine silah yolu ile kondukça, iletisim imkânsız hale gelmistir. Kısacası halk topyekûn boyun egmeye zorlanmıstır. Bunu her iki taraf da yapmıstır. Maalesef bölgede, kimlikleri hem Kürtlük hem de Türklük potasında eritme biçiminde kendini gösteren “diyalog karsıtlıgı” vazgeçilmez hale getirilmistir. Kürt hareketi daha baslarda, dıslayıcı bir kamusal alanla mücadele ederken kendi özel alanında yasadıgı sosyal bir travmadan sonra (benligin uzlasmacı bütünlügünü toplu halde elden kaçırmak, sentezin imkânsızlıgına inanmak, mücadeleyi “geçmiste” sivil itaatsizlik metotlarıyla dönüstürmeyi düsünmemek ve bu süreçten sonra) silaha yönelmeyi tek çıkıs noktası gibi görerek kolektif bir nevroza saplanmaktan kurtulamamıstır. Kurtulus Tayiz, bugün de ovada siyaset degil ovada savasın körüklendigini iddia ediyor. Süreci bu sekilde okumak da mümkündür. Ben bunu mutlak bir okuma biçimine dönüstürelim de demiyorum. Bunu kabul edin de demiyorum, ama hemen “baska bir yönteme izin vermediler, o yüzden silaha sarılmaktan baska çare yoktu” diyen sesleri de duyar gibi oluyorum. Her iki taraf için de “Kan dökme stratejisi hataydı, bedeli çok daha agır oldu” diyen, öldürmeyi her kosul altında kınayan söylemsel pratikleri farklı biçimlerle çogaltmamız gerekmiyor mu? Yoksa Kürt halkına bedel ödettik mi diyorlar? Kürtleri artık sürü gibi güdemeyeceklerini her iki tarafın da anlaması gerekmiyor mu? “Sen neden bahsediyorsun, bu anlattıgın büyük resmin içindeki detaylardır, biz bir halkın özgürlügünün pesindeyiz” diyen bir hissizlesmeye, insan-dısılasmaya, 'mankurt'lasmaya mahkûm olmak zorunda mıyız? Bizim elimiz de kana bulasmıyor mu? Hemen karsıt suçlamalara baslamak yerine herkes kendi iç muhasebesini yapabilmelidir. Diyalog, tarafların kendi özelestirilerini yapmalarıyla mümkün olacaktır. Mahçupyan, bütün söz ve tutumlar her iki tarafın “yüreginde yaratılmıs olan sogumayı giderecek” nitelikler arz edebilmelidir, “maharet… Herkesi kucaklayan ama özellikle karsı tarafı davet eden bir üslubun yaratılmasıdır… Bu ise her iki tarafın 'baskaları önünde' özelestiri yapabilmesini” gerekli kılar, diyor. Diyalog sürecinde, sorunun sosyo-psikolojik bir alanı içerdigi de sürekli hatırlanmalıdır. Geçmiste, çatısmanın her iki tarafı da insanlık dısı yöntemlere basvurmustur. Her iki tarafın da basını biraz öne egip özür dileyici bir elestiri siyaseti getirmesi gerekmiyor mu? Ama herkes “basın öne egilmesin, aldırma gönül aldırma” diyor. Kürt hareketinin 30 yıllık bir süreçte siddet yoluyla “enerji ve güç” ortaya çıkardıgını ima etmek yerine, (yani üslubu bu sekilde psikolojik savasa dönüstürmek yerine), söylemsel planda daha merhametli bir dile dönmemiz ve üstümüze yapısan geçmisin o berbat hayaletinden ya da habis ruhundan kurtulmamız gerekmiyor mu?

24.05.2011
Doç. Dr. Ugur Kömeçoglu Süleyman Sah Üniversitesi / Zaman