
VAHSET! Cami Avlusunda Kesik Baslar…
Kapatılan cami avlusunda kesik baslar sergilendi
Basbakan Erdogan'ın, 1949'da Bakanlar Kurulu kararıyla bir caminin satılmasını gündeme getirmesi gayet isabetliydi. Zira nicedir yazmayı düsündügüm bir yaramızı kasımıs oldu.
Bir gün elinize bir gazete aldıgınızı ve ilk sayfada söyle bir haber okudugunuzu varsayın: “Diyanet İsleri Baskanı, İstanbul'da gereksiz camilerin kapatılacagını açıkladı.” Ne düsünürdünüz? Üstelik her biri tarihî birer eser olan bu camilerin kapatılmasının ardından satılması, gerekirse minarelerinin yıktırılarak ocak bucak teskilatlarına kiralanması ve daha ötesi, yıktırılarak yok edilmesi ve arsasının birilerine peskes çekilmesi gündeme gelmistir.
Yukarıdaki haberin aslını “Aksam” gazetesinin 29 Haziran 1927 tarihli nüshasından okuyalım (dilini sadelestirdim):
“İstanbul'da mevcut ise yaramayan ve cemaatsizlik yüzünden daima bos kalan bazı camilerin kapatılarak bütçeye tasarruf saglanması uygun bulunmustur. Diyanet İsleri Baskanlıgı'ndan İstanbul Müftülügü'ne yapılan tebligata göre bu hususta incelemeler yapılarak camilerin tasnif edilmesi gerektigi emredilmistir. Bilindigi üzere İstanbul'da yüzlerce cami ve mescid mevcuttur. Bazen bir mahalleye 5-6 cami isabet etmekte ve bu camilerin yanında da birçok mescidlere tesadüf olunmaktadır. Camilerin birçoklarının böyle cemaatsiz açılıp kapandıkları ögrenilmistir. Bundan dolayı Diyanet İsleri Baskanlıgı özellikle bütçede tasarruf maksadıyla bu tür camilerin kapatılmasını emretmistir.”
Böylece 1927'yi takip eden 23 yılda yüzlerce cami ibadete kapatılmıstı. Hatta II. Dünya Savası bahane edilerek devlet camilere el koyacak ve askeriyenin emrine verecektir. Kimisi bugday deposu olarak, kimisi asker alma dairesi, kimisi de askeriyenin atları için ahır olarak kullanılacaktır.
Basbakan Erdogan, konusmasında 4 Mart 1949 tarihli Bakanlar Kurulu kararında “Bolu'daki Karakadı Camii'nin bakım ve onarım giderleri devlet bütçesinden karsılanmak sartıyla kitaplık olarak kullanılmak üzere Milli Egitim Bakanlıgı'na devrinin kararlastırıldıgının” yazılı oldugunu söylemis, “Böylece CHP'nin camileri kapattıgı, camilerin ahır olarak kullanıldıgı belgelenmistir.” demisti. Yara bir tane degil ki.
Çocuklugum Bursa'da geçti. Heykel'de, Kafkas Pastanesi'nin az yukarısındaki Karaseyh Camii hayatımda tanıdıgım ilk çocuk kütüphanesiydi. Tek Parti devrinde Bursa'da kapatılan ve ev, dükkan, depo vs. yapılan camileri ögrenmek isteyenler Kâzım Baykal'ın “Bursa ve Anıtları” adlı eserine bakabilirler. Heykel Meydanı'nda bulunan sapasaglam Sarı Cami'nin 1939'da “kör kazma”yla yıktırılısının hazin hikâyesini günün birinde anlatırım nasipse.
Bursa'da 1939'lara kadar ayakta duran Sarı Abdullah Camii'nin yıkılmadan önceki bir fotografı. Acaba birileri Cumhuriyet'le özdeslesen bir meydanda Osmanlı kokan bir caminin varlıgından rahatsız mı oldu?
Bu arada halkımızın camiler kapanmasın diye nasıl canla basla çabaladıgını su örnekten daha vurucu bir sekilde ortaya koyamazdım herhalde: Torunu Gürbüz Isık'ın verdigi bilgiye göre Bulgaristan muhacirlerinden Hafız Ahmed adlı imam, emekli olduktan sonra sırf camiler kapanmasın diye Bursa'daki Bitpazarı ve Davutkadı camilerinde birden fahri imamlık görevini üstlenmis ve ölene kadar da bunun için kosturup durmustu. O devirde imamların, camileri kadro dısı bırakılıp kapatılmasın diye tanıdıklarına haber göndererek ara sıra da olsa camiye gelmelerini rica ettiklerini bilenler biliyor.
İstanbul, Bursa tamam da, Anadolu'nun diger sehirlerindeki durumdan da biraz bahsetseniz, dediginizi duyar gibi oldum. Anadolu zaten büyük bir yaradır ki, hâlâ kanar içimizde.
Kendisi halen Elazıg'da yasayan yaslı bir hocaefendi (ismi bende mahfuz) ile yaptıgımız özel bir sohbette anlattıkları birer belge degerindedir. Sohbetimizin bir yerinde su dehset verici hatıralarını yeniden yasarcasına anlatmıstı:
“1942'de Kayseri'de okuyordum. Bizi silah altına alıp Çukur Cami'ye sevk ettiler. O camide tam 7 gece yattık. Oradan İstanbul'a sevk ettiler. İstanbul'da nerede kaldık, biliyor musun? Sultanahmet Camii'nde. Camileri at ahırı, ambar, depo dahi yaptılar. Hepsi askeriyenin isgali altındaydı. Diyarbakır'da bir Ulucami vardır. İnönü devriydi, Ramazan'dan önce içerisine bes on tane sandık attılar, ambar diye kapattılar. Millet çok müracaat etti, “Nerede namaz kılalım?” dediler. Gelen cevap, “Evlerinde kılsınlar.” oldu.
Hangi birini söyleyeyim evladım, hangi birini söyleyeyim! Diyarbakır'da bir gün kalkıyor ki halk, Dagkapısı'ndan Mardinkapısı'na kadar hep idam sehpaları kurulmus. O insanlar Diyarbakır ve havalisinin ilim adamları, seyhleri, alimleri…
Böyle bir sahneyi ben gözlerimle gördüm. Biz Haniliyiz, bir gün dellal çagırdı: 14 eskıya yakalanmıs, basları kesilmis, jandarmaların süngülerinde getirilip Ulucami'nin caglarına (demirlerine) asacaklar. Hani halkı toplandı. Caminin önünde bekliyoruz. O zamanlar 8-10 yaslarında bir çocugum. Hakikaten 14 jandarma geldi. Süngülerinde kesilmis birer insan bası. Getirdiler, caminin caglarına taktılar. Millet dehset içinde seyrediyor. Yanımda da iki kisi konusuyor. Birisi “Ne eskıyası yahu?” dedi, “Su bas filan alimin, su bas filan seyhin, su filan memleketin agası, su filan diyarın meshur insanı…” Meger hepsini tanıyorlarmıs.”
Anlasılan, cami avluları o zaman halkı tehdit etmek için kullanılıyormus. “Peki camileri yeniden kim açtı?” diye soruyoruz kendisine. Cevabı tereddütsüz “rahmetli Menderes” oluyor. “Müslüman insandı Menderes. Dine hizmet etmek isteyen bir insandı. Onun için idam ettiler ya zaten.”
Ya 1935'te Mus'ta dinamitle havaya uçurulan Murad Pasa Camii? Görgü tanıgı Sıddık Çesmidil yıllar önce “Sebil” dergisine söyle yazmıs hatırasını (12 Mart 1976): “Dellal yarım saat sonra caminin yıkılacagını haber verdi. Dinamitlenen minarenin, ekseni etrafında son zikrini yaparcasına daireler çizerek cami harabesinin üzerine uzanısını elemle, biraz da utanarak seyrediyorduk.”
Hangi birini anlatayım sevgili okur, hangi birini anlatayım?
23.05.2011
Mustafa Armagan / Zaman